KIBRIS TARİHİ
BM’nin Mart 1964 kararıyla gönderilmiş bulunan BM Barış Gücü, Kıbrıs Türklerine karşı yürütülen bu yoğun ekonomik kıstlamalar ve aralıksız sürdürülen terör hareketleri karşısında etkisiz kaldı. Kıbrıslı Türkler Tarafından Kabulü ve Kıbrıslı Rumlar Tarafından Reddi
15. Yüzyılın sonlarında doğu Akdeniz'e egemen olan Osmanlı İmparatorluğu, siyasi, stratejik, ekonomik ve dini nedenler'ın etkisiyle Kıbrıs'ı ele geçirdi. Kıbrıs'ta üslenen Venedik korsanlarının Türk deniz ticaretine verdikleri büyük zararlar da Kıbrıs'ın ele geçirilmesinde başlıca etkenlerden biri oldu.
1 Temmuz 1570 tarihinde, 50 bin asker ve 80 top taşıyan Osmanli Filosu, Kıbrıs'a çıkarma yaptı. Kıbrıs çetin savaşlardan sonra ancak bir yılda alınabildi. Kıbrıs'ın en kuvvetli kalesi olan Magosa'nın 1 Agustos 1571'de teslim olmasıyla bütün Ada Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmiş oldu.
Kıbrıs 1571 yılından 1878 yılına kadar tam 308 yıl Osmanlı egemenliğinde kaldı.
Kıbrıs Türklerinin kökeni Anadolu'daki Türk Halkıdır. Kıbrıs'ın fethinden sonra adanın gelişmesi için üretici nüfusa ve sanatkara gereksinim olduğunu gören Padişah II. Selim, adada kalan 20 bin civarında askerin yanısıra 10 bin civarında sanatkar ailenin de Kıbrıs'a gönderilmesini kararlaştırır.Bu amaçla çıkarılan bir "Sürgün Hükmü” ne göre Anadolu, Karaman, Rum ve Dülkadriye Kadıları şehir ve kasabalarda oturan zenaat ve meslek sahipleri arasında seçme yaparak, her on haneden bir hanede yaşayan aileleri Kıbrıs'a gönderdiler. Bu meslek sahipleri içinde ayakkabıcılar, terziler, dokumacılar aşçılar, mumcular, semerciler, nalbantlar, bakkallar, demirciler, dericiler, taşcılar, kuyumcular, yapıcılar, kalaycılar ve kazancılar başı çekmekteydi. Adaya gelen bu Türkler kısa sürede ekonomik yaşama büyük bir canlılık getirdi.
Yunanistan ise daha Osmanlı egemenliği altında olması nedeni ile Rumları kışkırtacak durumda değildi. Megali İdea fikri ortaya atılana kadar, iki halk Osmanlıların adil yönetimi altında barış içinde bir arada yaşadı. Denebilir ki adadaki iki halkın barış içinde bir arada yaşadığı tek dönem fiilen Osmanlı İdaresi altında yaşanan bu 307 yıllık dönemdir. Bu dönemde yerel halkın büyük bölümünün mensup olduğu Ortodoks dinine ait ibadet yerleri yeniden açılmış, Hristiyanlar tam bir ibadet özgürlüğüne kavuşmuştur.
1878'de Osmanlı-Rus savaşını fırsat bilen İngiltere, "Ruslara karşı yardım" vaadi ile, Kıbrıs'ı yılda 92000 altına kiralamayı başardı. Fakat, bu kiralama geçici idi. Tehlike geçtikten sonra ada yeniden geri verilecekti. Yani Kıbrıs İmparatorluğun bir parçasıydı. Padişah kira anlaşmasına (Ayestafanos-Yeşilköy) imza atmadan önce (Hukuku Şahaname asla halel gelmemek üzere muahadenameyi tasdik ederim) notunu düşmüş ve sonra imzalamıştı.
Fakat, İngiltere adaya yerleştiği günden itibaren Kıbrıs'ı nasıl ilhak edeceğinin hesabını yapmıştı. Nitekim, Osmanlı İmparatorluğunun Almanya yanında 1. Dünya savaşına katılması ile böyle bir fırsatı bulmuş ve yayınladığı bir emirname ile Kıbrıs'ı ilhak ettiğini duyurarak, her yıl ödemesi gereken 92 bin altını da ödemeyi durdurmuştu. Sonunda 20 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması’nın 20. maddesi ile Ada hukuken de İngiltere'ye bırakıldı.
İngiliz yönetiminin ilk yıllardan itibaren Rumlar Enosis (Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı) taleplerini tırmandırmaya başlamışlardır.
Enosis, Megali İdea hedefi çerçevesinde Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasını, ifade etmektedir.
Kelime anlamı ile " İLHAK " demek olan Enosis ilk Megali İdea haritasının çizildiği 1791 yılından beri gündemde olan bir konudur. Bir anlamda Kıbrıs sorununun da bu tarihten itibaren varolduğu söylenebilir.
Megali İdea ise, kelime anlamı ile "Büyük İdeal, büyük fikir" demektir. Bu fikre ve ilkeye göre, 1453'de Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Anadolu ve Büyük İskender'in uzandığı İskenderiye'ye kadar olan topraklar işgal edilerek, bir Helen İmparatorluğu olarak kabul edilen büyük Bizans İmparatorluğu kurulacaktır. Bu imparatorluğun başkenti ise eski Bizans'da olduğu gibi hala "Konstantinopolis" diye andıkları İstanbul olacaktır.
Yunanistan'ın Kıbrıs'ı talep etmesi 30 Aralık 1918 yılında gerçekleşti. 18 Ekim 1828 tarihinde İngiltere, Rusya ve Fransa'ya bir nota veren Yunanistan, resmen ilk kez Enosis fikrini ortaya atmış ve adanın kendisine bağlanmasını istemiştir. Kıbrıs'ta Yunan kilisesi, Patrikhane ve Yunan Hükümeti tarafından desteklenen Enosis hareketi, yıllar boyunca kilise ve okullarda genç beyinlere aşılanmıştır.
Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumların Yunanistan tarafından körüklenen bu Enosis taleplerine karşı daima haklarını müdafaa etmiştir ve Yunanistan tarafından bir sömürge haline getirilmeyi reddederek, eğer Kıbrıs el değiştirecekse, adanın gerçek sahibi olan Türkiye’ye geri verilmesini talep etmişlerdir. Bu nedenle Rumlar, Kıbrıs Türklerini daima Enosis’i engelleyen en büyük nedenlerden birisi olarak kabul etmiş, çeşitli yollarla bu engeli bertaraf etmeye çalışmışlardır.
EOKA, Kıbrıs'ta Makarios öncülüğünde Türk halkını yok edip, adayı Yunanistan'a bağlamak için kurulmuş olan bir terör örgütüdür.
EOKA için ilk gizli görüşmeler 2 Temmuz 1952'de Atina'da Makarios'un başkanlığında yapılmıştı. EOKA'nın amacı önce İngilizleri adadan atmak,ardından da topyekün bir imha hareketi ile Türk halkını yok ederek adayı Yunanistan'a bağlamaktı. Nitekim kısa süre sonra İngilizlerin adadan ayrılmasını dahi beklemeden, 21 Haziran 1955'den itibaren saldırılarını İngiliz Sömürge Yönetimine ve Türklere de yöneltmeye başladı.
1950’de Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi tarafından düzenlenen bir sözde plebisitte Rum toplumunun %95’i ENOSİS lehine oy kullanılmıştır. Bu arada Enosis Yunanistan’ın resmi politikası halne gelmiştir. Yunanistan, Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletler örgütüne 1954’te götürmeyi başarmıştır.Yunanistan’ın, sorunu B.M.’ye getirmekte kullandığı slogan “Self-Determinasyon”dur.
Kıbrıs Türk Halkının ise “self-determinasyon” hakkı hiçe sayılmakta ve bu prensip tek taraflı olarak sadece Kıbrıs Rum halkına ait bir hak olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Halbuki Kıbrıs’ta “Kıbrıs Milleti” diye bir millet yoktur; bunu ilk söyleyen taraf da yine Rumların kendileridir. Kıbrıs’ta iki ayrı din, dil ve kültüre sahip iki ayrı halk vardır. Tezlerinin haklılığını bu inkâr edilemez gerçeğe dayandıran Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs’ta tek taraflı “self-detrminasyon” uygulanamayacağını, gerçek anlamda bir “self-determinasyon” uygulanacaksa, bunu dini dili ve kültürü ayrı iki halkın her ikisine de eşit şekilde uygulanması gerektiğini savunmaktadırlar.
Rum Ortodoks Kilisesi ve EOKA’nın ENOSİS’i gerçekleştirmek için ortaklaşa sürdürdükleri şiddet hareketlerini, Kıbrıs Rum tarafı dünya kamuoyuna “bağımsızlık” için verilen bir “kurtuluş mücadelesi” olarak takdim etmeye çalışmaktadır. Halbuki şiddet eylemlerinin çoğunluğu o günün sömürge idaresi durumunda bulunan İngiltere’den ziyade, Kıbrıs Türklerine karşı yapılmaktaydı.
EOKA’nın fiilî şiddet eylemlerinin başladığı 1955’lere kadar, Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine sadık kalarak barışçı bir dış siyaset gütmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, bu olaylar karşısında hareketsiz kalınamayacağını anladı. 1955’te Londra da toplanan Konferansta Türkiye, Kıbrıs konusunda ilgili bir taraf olduğunu kabul ettirdi.
1956’da Kıbrıs sorunu B.M. önüne getirilmek istendiğinde, Türkiye gerek hükümeti, gerek basını, gerekse kamuoyuyla bir bütün olarak Kıbrıs Türkü’nün yanındadır. Konu bazı devletlerin muhalefetiyle ertelenir. Rumların ENOSİS talebine karşı bir antitez olarak TAKSİM fikri ortaya atılır. Barış ve uzlaşma adına Türkiye ve Kıbrıs Türk liderliği bunu kabul eder, fakat Rumlar Kıbrıs’ı bir Yunan adası görmeye devam etmekte ve ENOSİS üzerinde ısrar etmektedirler.
EOKA’nın Kıbrıs Türk Halkına yönelttiği şiddet ve saldırıların artarak devam etmesi üzerine 1 Nisan 1958 yılında, Kıbrıs Türk Halkı kendilerini bu saldırılara karşı korumak maksadı ile Anavatan Türkiye’nin de desteğini alarak, bir direniş örgütü olan Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurmuştur. Rumlar geniş kapsamlı saldırılarına başlayana kadar TMT eylemde bulunmamıştır.
Bu arada Yunanistan tarafından birkaç kez daha Birleşmiş Milletlere götürülen Kıbrıs sorununda “Self-Determinasyon” kisvesi altında hareket eden Rumların gerçek maksatlarının ENOSİS olduğu iyice anlaşılmıştır. Rum tarafının bu şekilde maskesinin düşmesi ve T.C. Hükümetinin de bu konuda iyice ağırlığını koyması üzerine bir uzlaşmaya varılmış ve bunu 1959 Londra ve Zürih Anlaşmaları izlemiştir.
Kıbrıs Türk Halkının Enosise karşı verdiği mücadele, 1960 öncesinde adanın Yunanistan'a bağlanamaması ve bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti'nin doğmasını sağlayan en önemli faktör olmuştu.
Rumların Enosis talepleri karşısında Türk halkının her yolla Self-determinasyon hakkına sahip çıkması, tek yanlı bir Enosis gerçekleşmesi olasılığını tümden ortadan kaldırmıştı.
İki halk arasında başlayan çarpışmalar sonucu, Rumların savunduğu Enosis ve Türklerin savunduğu Taksime karşı bir orta yol olarak, adanın bağımsızlığı fikri doğmuştu. Bu fikrin, İngiltere, Yunanistan, Türkiye ve ABD tarafından benimsenmesinden sonra, 11 Şubat 1958'de Zürih anlaşması ve 19 Şubat 1959'da da Londra anlaşması imzalandı.
Bu anlaşmaların altına İngiltere ve iki anavatan yanında, adadaki her iki toplum da eşit statüde iki kurucu ortak olarak imza attı. 1959 Londra ve Zürih Anlaşmalarına uygun olarak hazırlanan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ile buna bağlı Kuruluş, İttifak ve Garanti Anlaşmalarının, 16 Ağustos 1960’da yürürlüğe girmesi ile iki uluslu, bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti doğmuş oldu. Bu fonksiyonel federatif bir ortaklık Cumhuriyetiydi. Egemenlik ve bağımsızlık iki ulusal topluma ortaklaşa verilmişti. Anayasadaki esas, bir ulusal toplumun diğerine hükmedemeyeceği idi.
Zürih ve Londra anlaşmalarına göre Cumhurbaşkanı Rum, Yardımcısı Türk olacaktı. Bakanlar Kurulu 7 Rum 3 Türk üyeden; Temsilciler Meclisi 35 Rum 15 Türk üyeden; Cumhuriyet Ordusu 60-40 ve memur kadroları 70-30 oranı ile her iki toplum fertlerinden oluşacaktı. Her iki toplumun kendi iç işlerine bakacak birer Cemaat Meclisi olacaktı. Bu Meclis toplumsal harcamalar için vergi koyma hakkına sahip olacaktı. Ayrıca din, eğitim ve kültür işlerinden de sorumlu olacaktı. İç güvenliği, polis ve jandarma sağlayacaktı. Ceza davalarında mahkeme heyeti suçlunun ait olduğu toplumun yargıçlarından oluşacaktı. Beş büyük şehirde ayrı belediyeler olacaktı. Resmi dil Türkçe ve Rumca olacaktı. Cumhurbaşkan Muavini Veto yetkisine haiz olacak ve önemli konularda Türk üyelerin ayrı oy çoğunluğu gerekli olacaktı. Her iki anavatan kendi toplumlarına eğitim ve kültürel alanlarda mali yardımda bulunabilecekti.
Enosis ve Taksim yasaklanmıştı, fakat Rum liderliği bütün eski EOKA'cıları Cumhuriyetin kilit noktalarına yerleştirmiş ve Anayasada yasaklanmasına karşın Enosis faaliyetlerini bizzat Makarios'un önderliğinde sürdürmüştü.
Zürih ve Londra anlaşmalarına ek olarak, Kıbrıs, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında imzalanan GARANTİ ANLAŞMASI'nın l. maddesinde, "Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle tamamen veya kısmen herhangi bir siyasi veya iktisadi birliğe katılmamayı taahhüt eder. Bu itibarla herhangi bir diğer devletle birleşmeyi veya adanın taksimini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak teşvik edecek her nevi hareketi yasak ve ilan eder" denilmektedir. Bu anlaşmanın yürürlükte olması nedeniyle adanın AB'la birleşmesi, mümkün değildir.
İkinci maddede ise şöyle denmektedir: "Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bu anlaşmanın birinci maddesinde gösterilen yükümlülüklerini göz önüne alarak, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve aynı zamanda Anayasanın temel maddeleriyle kurulan düzenini tanırlar ve garanti ederler".
4. Maddenin son paragrafı ise şöyledir.
"Ortak veya anlaşarak hareket olası olmadığı taktirde garanti veren her üç devletten herbiri, bu anlaşma ile kurulan düzeni tekrar kurmak amacı ile harekete geçmek hakkını saklı tutarlar.” Türkiye, 1974 Barış Harekatını, işte bu anlaşmanın 4. maddesinin kendisine verdiği hakka dayanarak yapmıştır. Bu nedenledir ki, 1974 Barış Harekatı Uluslararası bir anlaşmadan doğan bir hakkın kullanılarak, o anlaşmanın yüklediği vecibelerin yerine getirilmesidir.
1960 Anlaşmalarının başta gelen en önemli özelliklerinden birisi de adanın herhangi bir şekilde başka bir ülke ile birleşmesine, yani ENOSİS’e kapalı olması idi.
Kıbrıs Türkleri, altına imzalarını attıkları bu Anlaşmalara saygı göstermişler ve Kıbrıs’ın iki uluslu bağımsızlığını yaşatmak için ellerinden geleni yapmışlardır.Rumlar ise Zürih ve Londra Anlaşmalarının imzalanmasından hemen sonra Başpiskopos Makarios’un açıklıkla söylediği gibi Anlaşmalara bir amaç olarak değil, kendilerini Enosis’e götürecek bir araç olarak bakmaktaydılar. Esas amacın ENOSİS olduğunu Makarios 13 Kasım 1959 tarihinde “Ada idaresi 8 asırdan bu yana ilk kez Rumların eline geçmiştir” diyerek açıklıyor, EOKA’nın kuruluş günü olarak kutlanan 1 Nisan 1960’ta ise Zürih ve Londra Anlaşmaları hakkındaki görüşlerini şu şekilde ortaya koyuyordu:
"Ümit ve emellerimiz Zürih ve Londra Anlaşmaları ile tamamen gerçekleşmiş değildir. Fethedilen kalelerden nihaî zafere doğru mücadeleye devam edeceğiz.”
Bu zihniyet içerisinde 30 Kasım 1963’te Makaryos 13 maddeden oluşan “anayasa değişiklik” önerilerini sunar. Bu teklifler yine aynı Anayasada “tadil edilmez” diye belirtilen birçok temel maddeyi de kapsamakta ve Türk tarafının devlet mekanizmasında anlamlı ve etkin bir rol oynamasına olanak tanıyan hakları ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bunlar arasında Kıbrıslı Türk olan Başkan Yardımcısı’nın veto hakkının ortadan kaldırılması; Temsilciler Meclisinde ayrı çoğunluklar ilkesinin ortadan kaldırılarak kararların basit çoğunlukla alınması; ayrı belediyelerin ortadan kaldırılması gibi Kıbrıs Türk Toplumlu için hayati önem taşıyan maddelerin kaldırılması da vardır. Esas hedef Kıbrıs Rumlarını “Kıbrıs halkı” durumuan getirmek, ortaklığı yok etmek, Türkleri azınlık durumuna düşürmektir.
Aklına bağımsızlığı sığdırmayan ve yeminine bağlı kalarak Enosisin önündeki engelleri kaldırmak isteyen Makarios, bu amaçla bir plan hazırladı. Bu plana göre söz konusu 13 maddenin değiştirilmesini Türklere önerecek, reddetmeleri halinde ise zorla empoze edilmesi yoluna gidilecekti, Türklerin karşı koyması halinde olay "Türkler hükümete isyan etti" şeklinde dünyaya duyurularak, Kıbrıs hükümetinin bir iç meselesi olarak sunulacaktı.
Kıbrıs Türkleri açık bir şekilde anayasal haklarına karşı yöneltilmiş bulunan bu tecavüzü reddettiler. Bunun üzerine Kıbrıs Rumları, 21 Aralık 1963’te Kıbrıs Türklerine karşı ada çapında saldırıya geçerek, önceden Yunanistan’la işbirliği içerisinde hazırlanmış ve ada Türklerini 24 saat içerisinde yok etmeyi amaçlayan “Akritas Plânı”nı yürürlüğe koydular.
21 Nisan 1966 tarihli PATRİS GAZETESİ'nde yayınlanan bu plana göre Türk halkı ani bir saldırı ile yok edilecek ve ada Yunanistan'a bağlanacaktı. Planın hazırlayıcıları arasında AKRİTAS kod adlı İçişleri Bakanı Yorgacis, Cumhurbaşkanı Makarios, Meclis Başkanı Klerides yanında, 16 Şubat 2003 tarihinde Rum Yönetimi Başkanlığı’na seçilen Tasos Papaduplos gibi isimler de bulunmaktaydı
21 Aralık 1963’te EOKA, Akritas, Planı’nın silahlı eylem safhasını uygulamaya koydu. “Kanlı Noel adı verilen bu haftada Rumlar, yüzlerce Türk’ü öldürdü, binlercesini yaraladı.
Bu gelişmeler ışığında, 27 Aralık 1963’te bir İngiliz komutasında üç garantör ülkenin askerleri “Barışı koruma kuvvet adı altında adada göreve başladı. 30 Aralık 1963’te Rumların saldırılarının durduğu yere, Lefkoşa’nın Türk ve Rum Kesimlerini ayıran Yeşil Hat çizildi. Ocak 1964’te Londra’da, üç garantör ülke ve adadaki toplum liderlerinin katıldığı bir konferans düzenlendi; fakat olumlu bir sonuç alınamadı. 4 Mart 1964 yılında BM Güvenlik Konseyi 186 sayılı kararı ile “Kıbrıs Hükümeti’nden” şiddeti ve kan dökülmesini önleyecek kararlar almasını istedi. Bu kararla birlikte Rum Yönetimi, “Kıbrıs Hükümeti” olarak tanınmaya başladı. 4 Nisan 1964’te kontrolü sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne” verilen BM Barış Gücü adada göreve başladı. 4 Nisan’da ise Makarios Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran anlaşmaları tek yönlü olarak feshettiğini açıkladı.
Rumların Aralık 1963 saldırıları ve bunu takip eden aylarda Kıbrıs Türklerine karşı sürdürdükleri saldırılar, yüzlerce Türkün öldürülüp yaralanması, 103 köyden 30 bin Türkün göçmen durumuna getirilmesi, Türk ev ve mallarının tahrip ve talan edilmesi ile sonuçlanır. Bu saldırılarla aynı anda Kıbrıs Türkleri devlet mekanizmasının bütün organlarından dışlanırlar ve bu organlar tamamen Rumların tekeli altına alınır.
Makarios’un yeni politikasını oluşturan Kıbrıs Türklerini ekonomik ve sosyal baskılarla çökertme çabaları, BM Genel Sekreteri’nin o zamanki raporlarında da açıklıkla ifade edilmektedir. 10 Eylül 1964 tarih ve s/5950 sayılı raporun 222’nci paragrafında aynen şöyle denilmektedir: “Kıbrıs Türk Toplumuna karşı bazı hallerde tam bir abluka şiddetinde uygulanan ekkonomik kısıtlamalar, Kıbrıs Hükümetinin muhtemel bir çözümü empoze etmek için askeri harekat yerine ekonomik baskı kullanmakta olduğunu göstermektedir.”
1964 - 1974 Döneminde Türk halkı
Kıbrıs Türk halkının 1964 saldırılarından sonra Devletin tüm organlarından dışlanması ve 11 yıl sürecek insanlık dışı bir kuşatma altında yaşamaya zorlanması, olumsuz etkisini her alanda gösterdi.
Göçmen olan 30 binden fazla Türk, çadırlarda, sinema salonlarında okullarda barınmak zorunda kaldı. Türk Halkı üretimden koptu. Adanın % 3'lük bir bölümündeki kuşatma boyunca, dış dünyadan soyutlanan Kıbrıs Türklerinin haberleşmesi, ulaşımı, ekonomik ilişkileri tümü ile yasaklanmıştı.
Adaya BM Güvenlik Konseyi
Kıbrıs Rumları, uyguladıkları bütün bu ekonomik ablûka ve diğer baskı yöntemleriyle Kıbrıs Türkleri’nin direnişini kıramayacaklarını anlayınca, 1967’de tekrar saldırıya geçtiler. Bu arada adaya gizli yollardan sokulmuş bulunan ve sayıları 20.000’i bulan Yunan birlikleri de Türk köylerine karşı yapılan bu saldırılarda rol alırdı. Boğaziçi ve Geçitkale köylerine karşı yapılan saldırılarda birçok Türk hayatını kaybetti veya yaralanır. Saldırılar ancak Türkiye’nin kararlı tutumu ve Kıbrıs Türk Halkına karşı yapılan bu soykırımının durdurulmaması halinde Antlaşmalardan kaynaklanan müdahale hakkını kullanacağı ihtarı üzerine son buldu.
1967 saldırıları Rum toplumu arasında Enosis’in artık Türkiye’nin muhalefetine rağmen silâh zoruyla gerçekleştirilemeyeceğini, bunun daha başka yöntemelerle elde edilmesi gerektiği yönündeki inancın güçlenmesine neden olmuştur. Bu, zamanla Başpiskopos Makarios ve Yunanistan’da 1967’de işbaşına gelen Cunta arasında başta gelen ihtilâf konularından birisini oluşturacak ve Cunta’nın 1974’te Makarios’a karşı bir darbe düzenlemesine sebep olacaktı.
Kıbrıs’ta nihai amaç ENOSİS’ti, ama bunun kimin tarafından ve hangi yoldan gerçekleştirileceği konusunda Makarios’la Cunta birbirlerine düşmüşlerdir. Makaryos’un Cunta lideri General Gizikis’e gönderdiği 2 Temmuz 1974 tarihli meşhur mektubu, bardağı taşıran son damla olmuştur. Yunan Cuntası’nın 15 Temmuz’da başlattığı darbe pek çok Rum
ve Yunanlının hayatını kaybetmsine neden oldu. Makarios’u detekleyen AKEL ve EDEK’çiler katledilerek iktidar’a el konuldu ve geçici bir süre için Türk kasabı olarak bilinen Nicos Samson Cumhurbaşkanlığı’na getirildi. Bu arada Makarios Cuntacılardan kurtulup, durumu görüşmek üzere 19 Temmuz 1974’te BM Güvenlik Konseyi’nde konuşma yapmak üzere New York’a gitti. Bu konuşmasında Makarios EOKA-B’yi terörist örgüt olarak niteleyerek, bunu Yunanistan’ın yönettiğini ve Kıbrıs’ta darbe yaparak adayı işgal’e yeltendiğini resmen açıkladı. Binlerce Rum’un kendi ırkdaşları tarafından insafsızca öldürüldüğü ve Kıbrıs Türkleri’nin de can ve mallarına zarar verildiği darbe, ancak Türkiye’nin 1960 Garanti Antlaşmasından kaynaklanan hak ve görevlerini yerine getirerek gerçekleştirdiği Türk Barış Harekâtı ile bir son bulmuştur.
Dönemin Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit , adadaki Yunan işgalini önlemek amacı ile müdahaleye karar verdikten sonra, diğer bir garantör devlet olan İngiltere ile birlikte müdahale etmek amacıyla görüşme yapmak için, 16 Temmuz 1974’te İngiltere’ye gitti. Yapılan görüşmeler sonucu İngiltere’nin ortak müdahale’ye yanaşmayacağı anlaşıldı.
Bunun üzerine Türkiye hükümeti 1960 Garanti Antlaşması’ndan kaynaklanan tek yanlı müdahale hakkını kullnarak 20 Temmuz 1974’te Mutlu Barış Harekatını gerçekleştirdi. Türk Barış Harekâtı, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını engelleyerek adanın bağımsızlığını korumuş, Kıbrıs Türklerini topluca imhadan kurtarmış ve Kıbrıs sorununun gerekçi, hakça ve kalıcı bir çözüme ulaştırılması için gerekli siyasi ve coğrafi zemini oluşturmuştur.
Türkiye’nin 1974 yılında adaya gerçekleştirmiş olduğu müdahalenin, uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan yasal bir zemine dayandığı ve “işgal” olarak kesinlikle tanımlanamayacağı gerek Avrupa Konseyi’nin 29 Temmuz 1974 tarih ve 573 sayılı kararı, gerekse de Atina Temyiz Mahkemesi’nin 21 Mart 1979 tarihinde aldığı 2658/79 sayılı kararla tescil edilmiştir.
Avrupa Konseyi 573 sayılı kararının 3. maddesinde;
“... Adada diplomatik yollardan bir anlaşmaya varılamamasından dolayı, Türk Hükümeti 1960 Garanti Antlaşması’nın 4. maddesine göre müdahale hakkını kullandı” denmektedir.
Atina Temyiz Mahkemesi ise karında;
“Türkiye’nin Zürih ve Londra Anlaşması çerçevesinde garantör devlet olarak Kıbrıs’a müdahalesi yasaldır. Asıl sorumlu, haklarında dava açılan Yunanlı Subaylardır” demektedir.
Rum-Yunan darbesi ve bunun sebebiyet verdiği olayları izleyen aylarda Cenevre Konferansı yapılmış ve bu Konferans’ta Kıbrıs’ta fiilen iki ayrı özerk idarenin bulunduğunu üç Garantör ülke olan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından kabul edilmiştir. Ancak 1974’te kurulan ve Cenevre Deklerasyonu’nda varlığı teyid edilen Otonon Kıbrıs Türk Yönetimi, Rumlarca 11 yıl devletsiz bırakılan Kıbrıs Türklerinin ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli değildi. Yeni doğan özgürlük ortamında Kıbrıs Türkleri’nin politik, ekonomik, sosyal ve idari ihtiyaçlarını karşılamak ve Kıbrıs’ta ileride kurulacak iki kesimli federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti’ne zemin hazırlamak için Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti olarak yeniden düzenledi.
1975’te kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti, 1963’te Kıbrıs Türklerinin idare dışına atılmaları ile başlayan ve önce “Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi” şeklinde gelişen bir sürecin sonunda ortaya çıkmıştır.
Hiç şüphesiz 20 Temmuz Barış Harekatının en önemli sonuçlarından biri nüfus mübadelesidir. Nüfus aktarması ile her iki taraftaki esirler, yaralılar ve sivil halkın istedikleri bölgeye geçmesi sağlanmış ve iki toplumlu, iki kesimli federal bir Cumhuriyetin temelleri oluşturulmuştur. Dolayısı ile ne Kıbrıs sorunu, ne göçmen sorunu, ne de kayıplar sorunu 1974'de doğmamıştır. Bu sorunlar 1955'lerden beri Rum tarafının Türk Toplumuna saldırması ile, daha o zamandan doğmuştur. Ve başta gelen sorumlu da Rum liderliğidir.
KTFD’nin ilânını izleyen yıllarda bütün Rum tahrikleri ve uluslararası sahada Kıbrıs Türklerine karşı uyguladıkları politik ve ekonomik ambargolara rağmen toplumlararası görüşmeler sürdürülmüştür. Bu görüşmelerin Viyana’da yapılan 30 Temmuz-2 Ağustos 1975 tarihleri arasında üçüncü turunda Nüfus Mübadelesi Anlaşmasına varılmış ve bu Anlaşmanın Eylül ayı içerisinde BM gözetiminde fiilen uygulanmasıyla Güney’de kalmış 8.000 kadar Türk kendi arzularıyla Kuzey’e geçmiş, Kuzey’de kalmış Rumların birçoğu da kendi arzularıyla Güney’e gönderilmişlerdir. 1974 olayları ve sonrasında Güney’den Kuzey’e geçmiş Kıbrıslı Türklerin toplam sayısı 65,000 civarındadır.
1975 yılında Viyana'da 6 tur görüşme yapılmış ve bu görüşmelerde soruna federal bir çözüm bulunması konusu ele alınmıştı.
6. turdan sonra görüşmelerin çıkmaza girmesinden 1.5 yıl kadar sonra, kilitlenmeyi çözmeyi amaçlayan Cumhurbaşkanı Denktaş, BM Genel Sekreteri Waldheim'a Makarios'la buluşma önerisi yapmıştır. Cumhurbaşkanı Denktaş'ın bu önerisi epeyi zorlanmadan sonra, Rum toplumu lideri Makarios tarafından kabul edilmiş, görüşme, 12 Şubat 1977 tarihinde yapılmıştır.
BM Genel Sekreterinin gözetiminde yapılan görüşmelerde 4 maddelik bir ilke anlaşması imzalanmıştır.
1) Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsız, bağlantısız ve iki toplumlu olmalıdır.
2) Her toplumun yönetimi altındaki topraklar, ekonomik ve toprak verimliliği ile toprak mülkiyeti esasları ışığında görüşülmelidir.
3) Dolaşma, yerleşme özgürlüğü, mülkiyet hakkı gibi prensip meseleleri müzakereye açıktır. Bunların görüşülmesinde iki toplumlu federal sistem ve Türk Toplumu yönünden doğabilecek güçlükler de dikkate alınacaktır.
4) Federal hükümetin görev ve yetkileri, devletin birliği ve devletin iki toplumlu mahiyetini koruyacak şekilde olacaktır.
Makarios'un ölümünden sonra, yine Denktaş'ın önerisi ile yeni bir doruk anlaşması gerçekleşmiştir. Rum Toplumu Lideri Kiprianu ile Cumhurbaşkanı Denktaş arasında imzalanan 19 Mayıs 1979 tarihli 10 maddelik anlaşma da şöyledir:
1) Toplumlararası görüşmeler 15 Haziran 1979'da yeniden başlayacaktır.
2) Görüşmelerin temeli Denktaş-Makarios anlaşması ve BM'in Kıbrısla ilgili kararları olacaktır.
3) Cumhuriyetin tüm yurttaşlarının insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmelidir.
4) Görüşmeler tüm toprak ve anayasa konularını kapsayacaktır.
5) Maraş'la ilgili bir anlaşmaya varılması halinde, diğer yörelerle ilgili anlaşma beklenmeden Maraş açılacaktır.
6) Görüşmelerin sonucunu olumsuz şekilde etkileyecek hareketlerden kaçınılması ve iyi niyet, karşılıklı güven ve olağan koşullara dönüşü kolaylaştırabilecek pratik önlemler alınmalıdır.
7) Kıbrıs Cumhuriyeti askerden arındırılacaktır.
8) Cumhuriyetin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve bağlantısızlığı, bir başka ülke ile kısmen veya bütün olarak birleşmesi veya taksim ve ayrılmanın herhangi bir şekline karşı gereken garantiler olacaktır.
9) Görüşmeler gecikmelerden kaçınılarak sürekli ve temelli bir şekilde sürdürülecektir.
10) Toplumlararası görüşmeler Lefkoşa'da yapılacaktır.
Bu anlaşmadan sonra başlayan toplumlararası görüşmeler, Rumların BM Genel Kuruluna başvurdukları Mayıs 1983 yılına kadar kesintilerle devam etmiştir.
Mayıs 1983'de Rum liderliğinin konuyu tek yanlı olarak BM Genel Kurulu'na götürmesi ve Türk tarafı gıyabında haksız bir karar çıkartması, Kıbrıs Türk halkının 15 Kasım 1983'de kendi bağımsız devletini ilan etmesiyle yanıtlanmıştır.
Kayıplar konusu, 1963’te Rumlar’ın Türkler’e saldırıları sonucu 211 sivil Türk’ün kaybolmasıyla gündeme gelmiş ve daha sonra 1974’deki olaylar sonucu iki toplumdan da kayıp kişilerin ortaya çıkmasıyla devam etmiştir.
1981 yılında Birleşmiş Milletler kararları ve iki taraf arasında varılan anlaşma uyarınca Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi kurulmuştur. Komite kayıpların akibetini araştırmak üzere, 1 Türk, 1 Rum ve BM Genel Sekreteri’nin tayin ettiği 1 de tarafsız uzmandan oluşmaktadır. Komite’nin görevi, kaybolduğu bildirilen kişilerin akibetini araştırmak ve sağ veya ölü oldukları hakkında görüş vermektir. 1984 yılından bu yana resmen faaliyetlerine başlayan Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi’ndeki resmi rakamlara göre, kayıp Türkler’in sayısı 502, kayıp olduğu iddia edilen Rumların sayısı da 1468’dir. Kıbrıs’taki tek kurumsallaşmış iki-toplumlu komite olan, Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi kararlarını oybirliği ile almakta ve başkanlığı aylık rotasyon şeklinde çalışmaktadır.
31 Temmuz 1997 yılında, iki toplum liderleri arasında yapılan Anlaşmada Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum kayıp şahısların bilinen gömü yerleri ile ilgili karşılıklı bilgi alışverişinin sağlanması ve kemiklerin iadesi konularında mutabakat sağlanmıştır.
30 Ağustos 2004 yılında, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin iki lidere gödermiş olduğu iki mektuptaki önerisi doğrultusunda, Komite’nin kalan çalışmalarını, üzerinde mutabık kalınmış bir zaman diliminde tamamlaması ve 31 Ağustos Anlaşması’nın uygulanması kararlaştırılmıştır. Bu çerçevede hayata geçirilen proje, kazı çalışmalarının başlatılmasını, kimlik tespitlerinin yapılmasını ve kemiklerin kayıp şahısların ailelerine iletilmesini kapsamaktadır.
Arjantin’den gelen “Arjantin Adli Tıp Antropoloji Ekibi”nin (EAAF) 4 üyesiyle işbirliği içinde başlattılan proje kapsamında adanın çeşitli yerlerinde mezar kazıları yapılmaktadır. Bugüne kadar adanın çeşitli bölgelerinde 207 kişiye ait kalıntılar bulunmuştur. Bulunan kalıntıların kimlik tespitlerinin yapılabilmesi amacıyla ara bölgede kurulan Antropoloji Labaratuvarı’nda kayıp şahısların kalıntıları analiz edilmektedir. Bir sonraki aşama ise iki-toplumlu genetik uzmanları grubu tarafından DNA tespitleri yapılmasıdır. Bu iki tespitin birbiri ile uygunluğunun karşılaştırılmasının ardından resmi kimlik tespiti işlemi tamamlanacaktır ve kalıntılar ailelerine teslim edilecektir.
1981 yılında kurulan Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'ne atanan ilk Türk üye Latife Birgen'dir. Birgen’in ardından Komite’ye 1984 yılında Rüstem Tatar atanmış ve 21 yılın sonunda emekliye ayrılmıştır. Tatar'ın emekliliğiyle Komite'deki Türk Üyeliğe, Gülden Plümer Küçük atanmıştır. Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler ve Siyaset Planlama Müdürü Ahmet Erdengiz de Komite'de Yardımcı Üye olarak görev yapmaktadır.
Kıbrıs Rumlarının, "Kıbrıs Hükümeti" olarak tüm dünyada tanınmalarının rahatlığı içinde hiçbir anlaşmaya yanaşmamaları ve Kıbrıs Türklerini her gün biraz daha fazla köşeye sıkıştırmak yönünde çabalarını yoğunlaştırmaları karşısında, Self-determinasyon hakkını kullanan Kıbrıs Türk Halkı, 15 Kasım 1983'de Federe Meclis'in oybirliği ile aldığı bir kararla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ilan ettiğini dünyaya duyurdu.
KKTC sadece Kıbrıs Rumlarının 20 yıldır yaptıklarına bir tepki olarak ortaya çıkmış bir Devlet değildir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yıllarca varlığı, özgürlüğü ve insan hakları için mücadele vermiş bir halkın, vazgeçilmez bir hak olan kendi kaderini tayin hakkını kullanarak kurmuş olduğu bir Devlettir.
KKTC’nin ilanından sonra, eşitlik temeline dayalı adil bir anlaşmaya karşı olmadığımızın kanıtı olarak 2 Ocak 1984’te Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş tarafından Rum yönetimine bir iyiniyet önerisi sunulmuştur. Bu öneride, Maraş ve Lefkoşa Havaalanı’nın açılması, kayıp şahıslar komitesinin çalışmaya başlaması, iki tarafın çeşitli alanlarda karşılıklı ilişkilerini geliştirmesi gibi konular yer almaktaydı, bu öneri Rum Yönetimince reddedildi.
Daha sonra BM Genel Sekreteri taraflara, Ocak 85 belgesi (iki toplumlu iki bölgleli federayon) dediğimiz bir öneri sundu ve Rumlar bunu da reddetti.
İki kesimlilik Siyasi eşitlik Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi Karşılıklı mülkiyet iddialarının sıfırlanması ve yerleşim özgürlüğü ile mülk edinme hakkı konusunda gerçekçi moratoryum ve tavan önerilerimizden gerilenmemesi. Meclis kararında, bu hususların dahil olmadığı herhangi bir belgenin masada bulunmadığı, ancak iki lideri karşılıklı diyaloğu ile taslak bir belge hazırlanabileceği de söyleniyordu.
ılları arasındaki görüşmelerşmeler
Cumhurbaşkanı Denktaş’ın iyiniyet önerilerinin hemen ardından Viyana’da ve New York’ta Denktaş ve Kyprianou’nun da katılımları ile BM Genel Sekreteri’nin gözetiminde gerçekleşen görüşme sonucunda BM Genel Sekreteri ile özel temsilcilerinin hazırladıkları başka bir belge (Draft Framework Agreement) ortaya çıktı.
O zamanki BM Genel Sekreteri Perez De Cuellar iki tarafı da belgeyi imzalamak üzere BM’e çağırdı. Bu belgeye de 29 Mart (1986) belgesi dendi. Belge, Kıbrıs’ta iki toplumlu iki bölgeli federal bir Cumhuriyet kurulmasını öngörüyordu. Cumhurbaşkanı Denktaş kabul ettiğini açıklarken Rum Yönetimi Lideri Kyprianou belgeyi reddetti. Bunun sonucunda BM Genel Sekreteri BM Güvenlik Konseyi’ne sunmuş olduğu raporda (S/18/02) BM girişimlerinin çıkmaza girmesinin sorumlusu olarak Rum tarafını gösterdi.
1988 yılında Rum tarafında Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı ve Kipriyanu seçimi kaybetti. Yerine Yorgo Vassiliu geçti. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Denktaş, yeni bir iyiniyet paketi hazırlayıp Vassiliu’ya sundu.
Belge Kıbrıs’ta Rumlarla Türkler arasında bir güven ortamı yaratılması için çağrıda bulunuyor, karşılıklı işbirliğinin artırılması ve geliştirilmesini öneriyordu. Diğerleri gibi bu belge de red edildi ve toplumlararası görüşmeler devam etti.
Cumhurbaşkanı Denktaş’ın 1988 tarihli son iyi niyet önerilerinden sonra, 19 Temmuz 1989 tarihinde Rum kadınların KKTC sınırlarını delme eylemine kadar görüşmeler devam etti ve bu sınır delme eylemiyle görüşmeler kesintiye uğradı.
Görüşmeleri tekrar başlatmayı amaçlayan BM Genel Sekreteri Cuellar, Rum Lideri Vassiliu ile gizlice hazırladığı bir belgeyi taraflara sunmaya çalıştı. Ancak durumu anlayan Denktaş belgenin sunulmasına engel oldu.
Daha sonra adaya gelen BM Genel Sekreteri Özel Temsilcisi Oscar Camillion taraflara belgeyi sundu, ancak Türk tarafı, BM Genel Sekreteri’nin, iyi niyet görevi (mission of good offices) çerçevesinde her iki tarafın da onayı olmadan belgeyi sunma yetkisi olmadığını ortaya koydu.
Durumu değerlendirmek için olağanüstü toplanan KKTC Meclisi ise 23 Ağustos 1989 kararlarını aldı. Kararda; Rum tarafının görüşmelerin amacına ters düşen bir tutum içinde olduğu, adaya silah ve askeri yığınak yaptığı, Enosis hevesini yeniden canlandırdığı, saldırılarla ara bölgeyi ihlal ettiği, ada içinde ve dışında Türk düşmanlığı yaparak Kıbrıs Türk halkına her türlü ambargo uygulattığı belirtilerek; temel haklarımızı içermeyen bir anlaşmayı imzalamayacağımız vurgulanıyor, temel haklarımız ise şöyle sıralanıyordu:
Yine 26 Şubat 1990’da BM Genel Sekreteri Perez De Cuellar gözetiminde yapılacak zirveye katılmak üzere New York’a giden Cumhurbaşkanı Denktaş, beraberinde 27 sayfalık Türk önerileri götürdü. Türk halkının eşitliğini self determinasyon hakkını, egemenliğini, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisini ve Kıbrıs Türklerinin ayrı bir halk olduğunu vurgulayan belgeyi Vassiliu reddetti. Böylece görüşmeler tekrar çıkmaza girdi.
Bunun üzerne BM Güvenlik Konseyi 12 Mart 1990’da 649 sayılı, 11 Ekim 1991’de 716 ve 10 nisan 1992’de 750 sayılı kararları aldı. Bu kararların ortak noktası; Kıbrıs sorununun çözümünün bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü güvence altına alınmış, tek egemenliği bulunan, tek vatandaşlılık temellerine dayalı, siyasi olarak eşit, iki toplumlu, iki kesimli bir federasyon öngörmesiydi.
Diğer taraftan New York’ta süren görüşmelerin Kıbrıs Türk halkının meşru haklarını yok eden, egemenlik hakkını tanımayan bir çerçeveye oturtulmak istenmesi üzerine KKTC Meclisi 17 Eylül 1991 tarihli kararı aldı. Kararda, Kıbrıs Türk halkının gerilemeyeceği ana noktaları olan, iki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı ve Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi olan bir çözümden başka birşey kabul edilemeyeceği yineleniyordu.
Görüşmeler 1992 yılında tekrar başladı ve I. turu 18 Haziran 1992’de New York’ta yapıldı. Zamanın Genel Sekreteri Butros Ghali taraflara kendi adıyla anılan bir harita ve çözüm planı (Fikirler Dizisi) sundu. Kıbrıs Türk tarafı haritaya ‘harita olmayan harita’ yani (non-paper) adını verdi. Çünkü bu haritaya göre Türk tarafına %28.2 oranında toprak bırakılıyor, 37 Türk köyünün Rumlara verilmesi isteniyor (Güzelyurt dahil) Karpaz’da bir Rum kanton bölgesi oluşturulması ve Rum göçmenlerin kuzeye dönmesi öngörülüyordu. Türk tarafı bunu reddetti. 29+ ve Güzelyurt’un kalmasında ısrar etti.
100 maddelik Fikirler Dizisi’nin 91’ini Türk tarafı kabul ettiğini açıklarken, Rum tarafı reddetti. Fikirler Dizisi’nin önemi AB konusunun ancak bir çözümden sonra gündeme gelebileceği, bu konunun iki halkın ayrı referandumuna sunulacağı, eşitlik ilkelerine dayalı, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin olduğu federal bir çözüm önermesi ve merkezi devletin zayıf olması idi.
New York’ta yapılan 1. ve 2. tur görüşmelerde diplomatik teamüllere, eşitliğe ve demokratik müzakere yöntemine ters görüşmeler, Gali Haritası ve planının Türk tarafına empoze edilmek istenmesi karşısında KKTC Meclisi 31 Temmuz 1992 tarihli kararı aldı ve Kıbrıs’ta ancak Kıbrıs Türk halkının kabul edeceği bir çözümün geçerli olacağı, BM Genel Sekreteri’nin taraflara çözüm empoze edemeyeceğini vurguladı.
‘Fikirler Dizisi’nden sonra BM Genel Sekreteri Boutros Ghali bu kez Güven Yaratıcı Önlemler adı altında başka bir belge hazırladı (1993). Belge, Maraş ve Lefkoşa uluslararası havaalanının iki toplumun yararına açılmasını ve iki toplum arasındaki temas ve işbirliğinin sağlanmasını amaçlıyordu. Bu belge de Rum tarafınca KKTC’nin tanımasına ve ekonomik ambargoların kalkmasına olanak sağlayacak bahanesiyle reddedildi.
1993 yılında Rum tarafında yapılan başkanlık seçimlerini bu kez Klerides kazandı ve AB konusunu gündeme getirerek, Kıbrıs sorununun bu çerçevede çözümlenebileceğini ortaya attı.
Geçen zaman zarfında Rum Yönetimi Yunanistanla ortak bir askeri doktrin imzalayıp, sürekli silahlanmaya milyonlarca dolar harcamaya ve sürekli adadaki tansiyonu yüksek tutmaya başladı. Son olarak Rusya’dan S-300 füzeleri satın aldı. Hatta bunu adadaki Türk askerine karşı koz olarak kullanmayı denedi. Ancak KKTC ve Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında bunu başaramadı ve 1998 yılında S-300 füzeleri Girit’e konuşlandırıldı.
Rum yönetimi, silah zoru ile gerçekleştiremeyeceğini anladığı enosisi, dolaylı yoldan gerçekleştirmek için 3 Temmuz 1990 tarihinde uluslararası hukuka aykırı bir biçimde tüm Kıbrıs adına AB'a tam üyelik başvurusunda bulunmuştur.
.30 Haziran 1993'de, Avrupa Komisyonu Rum Yönetimi başvurusunu uygun bulduğunu açıkladı. 24 Haziran - 9 Aralık 1994 tarihinde Korfu ve Essen'de yapılan Avrupa Konseyi zirve toplantısında, AB'ın ilk genişlemesinin "Kıbrıs'ı" da içereceğini açıklandı.
6 Mart 1995 tarihinde toplanan Bakanlar Konseyi’nde "Kıbrıs" diye tanımladıkları Rum tarafı ile tam üyelik görüşmelerinin 1997 yılı sonlarında tamamlanması beklenen hükümetlerarası konferansın bitiminden 6 ay sonra başlaması yönünde bir karar alındı.
AB'nin attığı her adımla nihayet emeline ulaşacağı yönde cesaretlenen Rum tarafı, her geçen gün daha da uzlaşmaz bir tutum takınarak tüm çabalarını, uluslararası camiayı, Avrupa Birliği bünyesinde yer alan Hükümetlerarası Konferansın bitmesi ve sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üyelik görüşmelerinin başlaması beklenen 1998 yılına kadar oyalayabilmek yönünde yoğunlaştırdı. Kıbrıs Türk tarafının iyi niyetiyle yaptığı görüşme çağrılarına ve üçüncü çevrelerin tüm çabalarına rağmen Rum tarafı, yalnızca görüşme masasından kaçmakla kalmayıp askeri gücünü artırma çabalarına her geçen gün artan bir hızla devam etti. Uluslararası camianın bu tehlike karşısında her geçen gün artan baskıları sayesinde Rum tarafı nihayet görüşme masasına oturmayı kabul etti, ancak AB'nin müdahalesi sonucunda Temmuz 1997'de New York, Troutbeck'te ve Ağustos 1997'de İsviçre, Glion'da Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum lideri Klerides arasında yapılan görüşmeler, AB sürecinin ileri götürülmrsiyle ve Rum tarafı uzlaşmazlığının cesaretlendirilmesi nedeniyle sonuçsuz kaldı.
Rumların tek yönlü AB üyeliği müracaatının ardından daha da karmaşık bir hal alan Kıbrıs görüşmeleri 1995-1997 yılları arasında, adaya gelen çeşitli diplomatlar vasıtasıyla devam etti. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere birçok ülke Kıbrıs’taki gelişmelerden haberdar olmak ve olası bir anlaşmaya katkı sağlamak amacıyla adaya özel temsilci gönderdi.
Bu çerçevede, KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Rauf. R. Denktaş’ın görüşmeler sürecine yeni bir ivme kazandırmak amacıyla Rum tarafına yapmış olduğu öneri ve girişimler, Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides tarafından görüşmeler için gerekli zemin olmadığı gerekçesiyle reddedildi.
17 Nisan 1996’da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi, New York’ta yapılan görüşmede Genel-Sekreter’in iyi niyet misyonu (good offices mission) çerçevesinde yürütmekle olduğu çabalara ve iki tarafça üzerinde mutabık kalınan zirve anlaşmaları temelinde bütünlüklü bir anlaşmaya varılmasına tam destek verdi
6 Haziranda Cumhurbaşkanı Denktaş, BM Genel Sekreteri Boutros Ghali ile İstanbul’da görüştü ve görüşmelerin yeniden başlaması için gerekli yolları tartıştı. Boutros Ghali, 11 Haziranda Clerides ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada iki tarafında kendisinin yeni özel temsilcisi Profesör Han Sung-Joo ve Özel Temsilci Yardımcısı Gustave Feissel ile çalışmalarının önemine değinir. Bu şekilde hızlanan diplomasi trafiği bir kez daha Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle bir sonuca ulaşamadı.
Adada gerilim Rum tarafının silahlanma çabaları ve KKTC sınırlarına yönelik yaptıkları eylemlerle arttı. Rum tarafının tahrikkar ve provokatif tutumu nedeniyle iki halk arasında var olan güvensizlik daha da arttı.
Troutbeck ve Glion görüşmeleri
AB Lüxemburg Zirvesi
Kıbrıs Türk Tarfının Konfederasyon Önerisi
Dolaylı Görüşmeler
Yüzyüze Görüşmeler
17 Mart 1997’de, BM Genel Sekreter Yardımcısı Gustave Feissel iki taraf arasında yüzyüze görüşmeleri başlatmak amacıyla biz dizi girişimde bulundu. 9 Haziran’da BM Genel Sekreteri iki lideri yüzyüze görüşmelerin birinci turunun yapılacağı Troutbect New York’a davet eder. 9-13 Temmuz tarihleri arasında BM Genel Sekreteri’nin açılış konuşmasıyla başlayan yüzyüze görüşmeler, Genel Sekreterin Kıbrıs Özel Danışmanı Diego Cordovez tarafından basına kapalı olarak yürüttü. Fakat görüşmeler sırasında taraflara üzerinde çalışılmak maksadıyla sunulan belge ve içeriği Rum tarafınca basına sızdırıldı
Diego Cordovez 14 Temmuz’da BM Güvenlik Konseyi’ni bilgilendirildikten sonra basına yaptığı açıklamada iki taraf arasındaki ayrılığın çok fazla olduğunu fakat aynı zamanda bu ayrılığı gidermek için niyet olduğuna inandığını söyledi. 1992 yılından sonra ilk kez yüzyüze görüşmelere süreciyle yaratılan olumlu hava görüşmelerin ilk turunun sonuçlanmasından sadece 3 gün sonra yine AB’nin müdahalesi ile bozuldu.
16 Temmuz tarihinde, Avrupa Komisyonu Avrupa Parlamentosu’na sunmuş olduğu “Agenda 2000” adlı belge ile “Kıbrıs”ın 1998 yılı başlarında AB ile üyelik müzakerelerine başlayacak 6 ülke arasında olduğunu açıkladı ve Glion görüşmelerini daha başlamadan başarısızlığa mahkum etti. Ve nihayet 12-13 Aralık 1997 tarihlerinde Lüksemburg'da yapılan zirve toplantısında "Kıbrıs" ile tam üyelik görüşmelerini başlatma yönündeki kesin kararını alan 30 Mart 1998'de ise tam üyelik görüşmelerini başlatan AB, iki taraf arasında devam eden görüşmeler sürecine son yıkıcı darbeyi indirdi.
AB, Komisyonu tarafından, hukukun üstünlüğü, uluslararası antlaşmalar ve Kıbrıs Türk tarafının tüm itirazları ve pozisyonu göz ardı edilerek alınan bu karar Rum tarafının daha da uzlaşmaz bir tavır almasına neden oldu. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanı Glafkos Klerides’in 3 Haziran 1997’de Rum basınına yansıyan “Rum yönetiminin doğrudan görüşmelere katılma kararı ‘Cumhuriyet’in’ AB üyeliği hedefi doğrultusunda alınmış tamamen kozmatik bir adımdır” sözleri karşı tarafın gerçek niyetinin açık bir göstergesidir.
Bu gelişmeler ışığında Türk tarafı Anavatan Türkiye ile her konuda var olan işbirliğini daha da derinleştirme ve geliştirme kararı aldı. İki ülke Cumhurbaşkanları tarafından 20 Ocak 1997’de yapılan Ortak bir Deklerasyonla ekonomik, mali, güvenlik, savunma, dış politika konuları yanında, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve AB arasında uygulanacak her türlü yapısal işbirliği ve uyum çalışmasının aynen Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye arasında gerçekleştirileceği belirtildi.
6 Ağustos’da ise, KKTC ve Türkiye Dışişleri Bakanları, 20 Temmuz 1997’de iki ülke Cumhurbaşkanları tarafından açıklanan Deklerasyon uyarınca, kurulması öngörülen Ortaklık Konseyi anlaşmasını imzaladılar. Ortaklık Konseyi Anlaşması’nın imzalanmasının ardından basına yapılan açıklamada görüşmeler sürecinin iki tarafın politik ve egemen eşitliği üzerine oturtulması ve varılacak olan anlaşmanın Türkiye ve Yunanistan arasında 1960 Antlaşmaları tarafından kurulan dengenin korunması gerekliliğinin altı çizildi. Açıklamada ayrıca ada ve bölgedeki politik gerçekleri kabul etmesi gereken AB’nin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile üyelik müzakerelerini başlatıyor olmasından dolayı doğacak olan olumsuz gelişmelerin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiği de vurgulandı.
Bu gelişmeler ışığında Türk tarafı, Glion’daki 2. tur görüşmelere katıldı. Fakat, Rum Yönetimi Başkanı Klerides’in uzlaşmaz tutumundan gerilememesi ve AB’nin aldığı karar sonucunda görüşmeler bir büyük darbe alıdı ve sonuç elde edilmedi.
AB’nin Kıbrıs konusuna müdahelesi 13 Aralık 1997 tarihinde yapılan Lüxemburg Zirvesinde alınan kararla had safhaya ulaşır. “Kıbrıs” ile üyelik müzakerelerini başlatma kararı alan Avrupa Konseyi “Kıbrıs hümetinden” AB ile yapılacak üyelik müzakerelerine “Kıbrıs Türk toplumu temsilcilerini de dahil etmesini” istedi. Kıbrıs Türk tarafının sözde “Kıbrıs delegasyonu” içerisinde yer alması Rum tarafını “Kıbrıs hükümeti” olarak tanımasına ve Türk tarafının eşit politik statüsünü ve 1960 anlaşmalarından doğan egemenlik haklarını terk etmesi anlamına gelecekti.
Lüxemburg kararı görüşmelere son darbeyi vurmakla beraber BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde oluşturulan parametreleri ve görüşemlerin zeminini oluşturan iki tarafın eşitliği ve iki bölgelilik ilkelerini de ortadan kaldırdı. Bu gelişmeler ışığında KKTC Parlamentosu, 10 Mart 1998 yılında almış olduğu kararla KKTC’nin yadsınamaz bir gerçek olduğunu ve bundan sonra yapılacak görüşmelerin sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Güney Kıbrıs Rum arasında gerçekleşeceğin bildirdi. KKTC ve Türkiye Cumhurbaşkanları tarafından 23 Nisan 1998’de yapılan ortak bir deklerasyonla KKTC Meclisinin bu kararı desteklenerek AB’nin Rum tarafı ile üyelik görüşmelerine başlama kararının anlaşma sürecine darbe vurduğu, KKTC’nin bağımsız ve egemen bir devlet olarak varlığını sürdürmesinin esas olduğu ve Türk Tarafınca görüşmelere devam etme için zemin bulunmadığı teyid edildi.
31 Ağustos 1998’de KKTC Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş, Kıbrıs’ta kalıcı bir barış sağlamaya yönelik olarak “Kıbrıs Konfederasyonu” kurulmasını önerdi. Bu amaçla yapılacak müzakerelerin hedefi, iki halktan ve iki devletten müteşekkil konfederal bir yapıyı öngören, iki anavatan ile garantör devletler arasında akdedilecek simetrik anlaşmalarla desteklenen bir ortaklık çözümünün teşkil edilmesidir. Fakat, AB üyelik sözü ile cesaretlendirilen Rum tarafı bu öneriyi de reddetti.
İki yıllık bir durgunluktan sonra BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın çabalar sonucu iki lider 1999 sonunda görüşmelere başlama kararı aldı. Görüşmeler hiçbir önkoşul olmaksızın iki eşit taraf arasında başlatılacaktır.
Dolaylı görüşmelerin ilk turu Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş ve Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Glafcos Klerides arasında 3-14 Aralık 1999 tarihleri arasında New York’ta başladı ve 31 Ocak – 8 Şubat tarihleri arasında Cenevrede devam etti Görüşmelerden pek bir ilerleme sağlanamaması ve zemin hazırlanamamasına rağmen 3. ve 4. turlar da devam eder.
4. turun açılışında Genel Sekreter Kofi Annan yapmış olduğu konuşmada hedefin yeni bir ortaklık kurulması olduğunu iki tarafın eşitliğini ve bir tarafın diğerini temsil etmediğini vurgular. Rum tarafı Genel Sekreterin bu konuşmasına sert tepki gösterdi ve görüşmeleri iki gün boykot etti.
Müzakerelerin bundan sonraki aşamalarında BM sunmuş olduğu belge olmayan belgelerle Rum tarafının pozisyonunu güçlendiren ve Kıbrıs Türklerinin yasal taleplerini göz ardı eden bir tutum sergiledi.
İki lider 1-10 Kasım tarihleri arasında Cenevre’de tekrar görüştüler ve Genel Sekreter 8 Kasım’da 11 sayfadan oluşan sözlü ifadesini sundu.
Türk tarafınca Genel Sekreter’in bu “sözlü ifadesi”, “yeni bir ortaklık kurulması” “iki tarafın eşit statüsü” ve adil, gerçekci ve yaşayabilir bir anlaşmaya ulaşılması hedeflerinden oldukca uzaktır. Genel Sekreter bu “sözlü ifadesi”nde “tek egemenliğe ve tek uluslararası kimliğe sahip ayrılmaz bir ortak devlet” kurulmasını öngörüyordu. Bu özellikler, Türk tarafınca kabul edilemez olan bir üniter devletin özellikleriydi ve yeni bir ortaklık kurulması fikri ile bağdaşmıyordu. Bu olumsuzluklara ilaveten 8 Kasım 2000’de, AB yayınlamış olduğu Katılım Ortaklığı Belgesinde Kıbrıs’ı Türkiye’nin üyeliği önünde bir politik kriter ve “önkoşul olarak açıkladı. Bu gelişmeler ışığında, Ankara’da iki ülke temsilcileri ve Cumhurbaşkanları başkanlığındaki zirve toplantısının ardından Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş 24 Kasım 2000’de Türk tarafının, esas parametreler olan KKTC’nin kabulü ile “Devletten Devlete görüşmeler” sürecine girilmediği, Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklerin devleti olmadığı ve Kıbrıslı Türkleri temsil edemeyeceği gerçekleri kabul edilene kadar görüşmelere devam edilmeyeceğini bildirdi.
Cumhurbaşkanı Denktaş dolaylı görüşmeler sürecinin esas amacından uzaklaştığını ve bu şartlar altında sürdürülmesi durumunda, Kıbrıs Türk çıkarlarına zarar vereceğini açıkladı. Böylece 14 Kasım 1999’da, bütünlüklü bir çözüme ulaşmak amacıyla kapsamlı görüşmelere geçmek için zemin oluşturma amacıyla başlatılan görüşme süreci sona erdi.
Altı ay sonra 28 Ağustos 2001’de BM Genel Sekreteri, Cumhurbaşkanı Denktaş ile görüşme sürecini yeniden başlatmak maksadı ile Strasbourg’da görüştü. 12 Eylül 2000 tarihinde, Genel Sekreter Kofi Annan, New York’ta aracılı görüşmelerin 4. turunun açılışında yapmış olduğu açıklamalarda, kapsamlı bir anlaşmayı mümkün kılacak anlamlı müzakerelere geçilebilmesini teminen, önkoşulsuz olarak yürütülecek aracılı görüşmelerin eşit iki taraf arasında yapılacağını ve kapsamlı bir anlaşmada tarafların eşit statüleri açıkça tanınması gerektiğini vurguladı.
Türk tarafı, her fırsatta, Genel Sekreter’in 12 Eylül açıklması temelinde Rumlarla eşit statüde bir ortaklık kurmaya hazır olduğunu bildirir.
Cumhurbaşkanı Denktaş 8 Kasım 2001’de bir girişimde bulunur ve Rum Yönetimi Lideri Clerides’e bu dugyları içeren bir mektup gönderir. Bu girişim, karşılıklı iki mektupla devam eder ve sonuç olarak Klerides; Cumhurbaşkanı Denktaş ile 4 Aralık 2001’de, BM Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro De Soto’nun da sadece not tutmak üzere bulunacağı bir toplantıda buluşmayı kabul etti. Uluslararası Lefkoşa Havaalanı yakınındaki Ara Bölgede BM tarafından özel olarak düzenlenen bir Konferans Merkezinde yapılan görüşmenin ardından basına yapılan açıklamada görüşmenin çok samimi ve olumlu bir atmosferde gerçekleştiği ve BM Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu çerçevesinde tarafları yüzyüze görüşmeler için davet edeceği bildirdi. Bu çerçevede, görüşmeler Kıbrıs’taki ara bölgede gerçekleştirilecek, görüşmelerde hiçbir onkoşul olmaksızın taraflar istedikleri her konuyu masaya getirecekler ve kapsamlı bir çözüme uluşana kadar görüşmelere devam edecekler, ancak tüm konularda görüş birliğine varılıncaya kadar hiçbir konuda anlaşılmış sayılmayacaktı. Böylece görüşmeler, Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm bulma amacıyla BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto gözetiminde 16 Ocak’ta başladı.
5 Aralık 2001 tarihinde, Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides 1974 Barış Harekatı’ndan bu yana ilk kez kuzey’e, KKTC’ye geçti ve Cumhurbaşkanlığı Sarayında Cumhurbaşkanı Denktaş’ın vermiş olduğu akşam yemeğine katıldı. Yemekte BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto’da, bulundu. Buna karşılık, Cumhurbaşkanı Denktaş 29 Aralık 2001 akşamı Rum Yönetimi Lideri Glafcos Klerides’in vermiş olduğu yemeğe katılmak üzere güneye geçti. Yemek sonunda yapılan açıklamada, iki liderin 11 Ocak 2002 tarihinde kayıplar konusunu görüşmek üzere bir toplantı gerçekleştireceği bildirdi.
Cumhurbaşkanı Denktaş’ın inisiyatifiyle 16 Ocak’ta başlayan doğrudan görüşmeler sürecinin birinci turu 19 Şubat’ta yapılan 14. görüşmeyle tamamlandı. 1 Mart-27 Mart 2002 tarihleri arasında geçekleşmiş olan ikinci tur görüşmeler, Salı günleri saat 16.00 ve Cuma günleri saat 10.00’da olmak üzere haftada iki kez yapıldı. Birinci turda konularla ilgili görüşlerini ortaya koyan taraflar, ikinci turda özlü müzakereler yaptılar.
Nisan ayı boyunca devam eden 3. turda Cumhurbaşkanı Denktaş ve Klerides ilk iki turda üzerinde durdukları konuların detayına girdiler.
4. Tur görüşmelerin devam ettiği Mayıs ayında BM Genel Sekreteri Kofi Annan 14-16 Mayıs tarihleri arasında adayı ziyaret etti. Cumhurbaşkanı Denktaş ve Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Glafkos Clerides ile ayrı ayrı görüşen Genel Sekreter, akşam yemeğinde iki tarafı biraraya getirir. Adadan ayrılırken basına yaptığı açıklamada Kofi Annan, temel konularda yoğunlaşılmasını sağlamak amacıyla adaya geldiğini, ziyaretinin oldukça tatmin edici geçtiğini ve liderlerin çözüme yönelik çabalarını artırmaları yönündeki taahütleriyle ayrıldığına dikkat çekti.
Görüşmeler güvenlik, toprak ve egemenlik konuları üzerinde yoğunlaştı. Görüşme süreci, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın 6 Eylül’de Paris’te Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides ile biraraya gelmesi ile devam etti. 6 Eylül’de, Fransa’nın başkenti Paris’teki Bristol Hotel’de, BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides arasında, yapılan tarihi zirve, yeni bir zirve kararıyla sonuçlandı. Tarafların, 3-4 Ekim’de, New York’ta yeniden biraraya gelmeleri kararlaştırıldı.
Genel Sekreter’le üzerinde dorulan konularda görüşmelere devam eden taraflar, Ekim’de, New York’ta tekrar biraraya geldi ve iki teknik komite oluşturulması ve Kasım ayında yeniden bir zirve toplantısında biraraya gelmek konusunda anlaşmaya varıldı.
Cumhurbaşkanı Denktaş, burada basına yapmış olduğu açıklamada Kıbrıs konusunun çözümlenebilmesi için AB’nin meseleden elini çekmesi gerektiğini konunun iki tarafın eşitliği temelinde, dış müdahale olmaksızın halledilebileceğini söyledi. AB ise 9 Ekim 2002 tarihinde, aday ülkelerle ilgili olarak açıkladığı genişleme raporunda, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin siyasi kriterleri yerine getirdiği ve uyum müzakerelerini tamamlama aşamasına geldiğini kaydetmekte ve bir anlamda Aralık ayında toplanacak Avrupa Birliği Konseyi’ne üyelik için yeşil ışık yakmaktaydı.
Bu gelişmeler ışığında, 12 Kasım 2002 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, “Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin görüşleri” olarak tanımlanan çözüm planı Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum Yönetimi Başkanı Glafkos Klerides’e aynı anda sunuldu. Cumhurbaşkanı Denktaş Annan’ın, Türk ve Rum taraflarına sunduğu kapsamlı çözüm önerileri ile ilgili yaptığı açıklamada, planı tüm yönleri ile dikkatlice inceleyeceklerini, yapıcı bir anlayışla değerlendireceklerini ve hükümet, meclis ve Türkiye ile değerlendirme ve istişareden sonra, halkın görüş ve düşüncelerine başvuracağını belirtti. Cumhurbaşkanı ayrıca her iki lidere serbestçe müzakere için imkan ve zaman verilmesi gerektiğini vurguladı.
Cumhurbaşkanı, planın içerisinde değişmesi gereken, kabul edilemez olan ve zaman içerisinde Kıbrıslı Türkleri bir azınlık durumuna düşürecek çok şey olduğunun takvimleme yapılmasının ve tarih sınırlaması getirilmesinin empoze anlamına geldiğini belirtti. Kıbrıs Türk tarafı, planın zemin olarak kabul edilebilmesi için yapılması gereken değişiklikleri ise görüşebileceğini açıkladı.
Türk tarafınca yapılan değerlendirmede, BM planının genel olarak Kıbrıs gerçeklerine uymayan, bugüne kadar Kıbrıs Türk tarafının savunduğu ve ortaya koyduğu, egemenliğinin tanınması ve kayda geçirilmesi, iki kurucu devletin siyasi eşitliğinin her düzeyde tescil edilmesi, iki kesimliliğin değiştirilmeden devamının sağlanması, mal-mülk konularının tazminatlar yoluyla halledilmesi, 1960 Antlaşmalarından kaynaklanan Türkiye’nin etkin ve fiili garantisininsulandırılmadan devamı gibi gerçekçi önerilerden uzak olduğu tesbiti yapılmıştır.. Plan özellikle toprak, harita, mal mülk ve yeniden göçe zorlanan Kıbrıslı Türkler’in sayısı ve kuzeye gelecek Rumlar ve onlara verilecek siyasi haklar konularında kabul edilmesi çok sakıncalı ve mümkün olmayan hükümler içermektedir.
Plan’ın anayasal değişiklik izlenimi veren bir yaklaşımla Rum tarafının AB’ye girişini garanti altına almak isteyen ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengeyi bozmaya yönelik bir yaklaşım sergilediği saptanmıştır.
BM Genel Sekreteri, planın iki tarafça da ilk değerlendirmelerinin ardından, taraflara birer mektup göndererek, belgede uygun bulmayıp, değiştirmek istedikleri noktaları kendisine 30 Kasım’a kadar bildirmeleri konusunda bir davet yaptı. İki taraf değişiklik yapılmasını istedikleri konuları içeren mektuplarını BM Genel Sekreteri’ne gönderdiler. 10 Aralık’ta, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alvaro De Soto, Annan Planı’nı iki tarafın itirazlarını dikkate alarak revize edilmiş şekliyle taraflara sundu. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, planın revize edilmiş haliyle iyileştirilmiş kısımlarının bulunduğunu ancak temelinde Kıbrıs Türkü’nün egemenlik sorunu, devlet sorunu, Rumların Kıbrıs Türkü’nün içine gelip yerleşme sorunu, gibi konular bulunduğuna, toprak, harita meselesi bulunduğuna ve bu konuların Rumlarla biraraya gelerek müzakere yapılması gerektiğini, belgenin imzalanma aşamasına gelmediğini söyledi.
AB ise Kıbrıs konusundaki yanlı tutumunu 12 Aralık Kopenhag Zirvesi’nde Kıbrıs Rum Yönetimi’ni “Kıbrıs” adı altında AB’ye üye alarak katma konusunda almış olduğu kararla bir kez daha gözler önüne serdi ve 16 Nisan’a kadar bir anlaşmaya varılamaması durumunda, GKRY’nin AB üyeliğinin onaylanacağını bildirdi.
Bu gelişmeler karşısında, taraflarla istişarelerde bulunmak amacı ile, BM Genel Sekreteri Kofi Annan 24 Şubat 2003 tarihinde, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ı kapsayan bölge turunun ilk durağı olan Ankara’ya, ardından da Atina’ya gitti. 26 Şubat’ta adaya gelen Genel Sekreter taraflarla ayrı ayrı görüşerek, üçüncü çözüm planını sundu. Annan adadan ayrılışında basına yaptığı açıklamada, iki liderle yapmış olduğu görüşmelerde ortaya koyduğu değişiklikler ve çözüm planı ile ilgili değerlendirmeler yaptığını ve taraflardan planda öngörülen 30 Mart tarihinde referanduma gidip gitmeyecekleri konusunda taahhüt istediğini, liderleri cevaplarını vermek üzere 10 Mart’ta Lahey’e davet ettiğini söyledi.
Cumhurbaşkanı Denktaş ve KKTC heyeti ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Tasos Papadopulos ve heyeti, 10 Mart 2003’te, BM Genel Sekreteri’ne, yanıtlarını vermek üzere Lahey’e gitti. Görüşmelere garantör ülke sıfatıyla Türkiye, Yunanistan ve İngiltere heyetleri de katıldı. Heyetlerle, önce ayrı ayrı görüşen Genel Sekreter daha sonra tarafları ortak bir toplantıda bir araya getirdi.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın ev sahipliğinde, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Kıbrıs Rum Kesimi Lideri Tasos Papadopulos’un katılımıyla Lahey’de yapılan “maraton görüşmelerden” bir sonuç çıkmadı. 19 saatlik görüşmenin ardından basına açıklama yapan BM Genel Sekreteri, “Artık yolun sonuna geldik ne yazık ki görüşmelerin başarıyla noktalandığını söyleyemeyeceğim” dedi. Genel Sekreter, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın ülkesinin tanınması konusundaki ısrarını ve Yunan tarafının 29 yıl önce adanın kuzeyinden ayrılan Rumlara tüm haklarının verilmesi isteğini vurguladı.
Ardından KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş bir basın toplantısı düzenledi. Cumhurbaşkanı Denktaş, “Genel Sekreter planı bu haliyle kabul edemeyeceğimizi biliyordu. Çekincelerimizi hem sözlü, hem yazılı olarak bildirdik. Papadopulos’la iki kez görüştük. O da geniş ve önemli değişiklikler istiyor, garantörlerle ilgili kısıma itiraz etti. Çıkarken ‘Denktaş reddetti’ demiş. Bu doğru değil, her iki tarafın da itirazları vardı” dedi.
Cumhurbaşkanı Denktaş, görüşmelerin sonucunun bu şekilde oluşmasında Rum kesiminin zorlamalarının etkili olduğunu söyledi. Rum tarafının, plan üzerinde genel değişiklikler istediğini, ayrıca garantör ülkelerin bunu güvence altına almasını şart koştuğunu belirten Cumhurbaşkanı, bunun mümkün olamayacağını dile getirdi. Rum Yönetimi Lideri Tasos Papadopulos’un, bu güvenceyi alamayınca referandum önerisini reddettiğini anlatan Denktaş, Türk tarafının görüşmelerin olumlu sonuçlanması için elinden gelen çabayı gösterdiğini belirtti.
Cumhurbaşkanı Denktaş, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın çağrısı üzerine 10-11 Mart’ta Lahey’de gerçekleşen görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından Annan planının geçerliliğini yitirdiğini bildirdi.
28 Mart 2003’te Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Kıbrıs sorununun çözülmesi için Türkiye, İngiltere, Yunanistan, KKTC ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin biraraya gelmesi için öneride bulundu. Bu öneri Rum Yönetimi tarafından reddedildi.
2 Nisan 2003’te Cumhurbaşkanı Denktaş, Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos’a Kıbrıs sorununun çözümlenmesi için 6 maddelik öneriler paketi sundu. Papadopulos aynı günün akşamı bu önerileri reddetti.
Lahey sonrası yapmış olduğumuz değerlendirme ışığında GKRY lideri Tassos Papadopoulos’a bugün bir mektup göndererek, Kıbrıs konusunun sosyo-psikolojik boyutunu ve özellikle iki taraf arasında varolan derin güven bunalımını uzun zamandır gözardı ettiğimizi bildirdim. Bu değerlendirmeye dayalı olarak, kendisine, iki taraf arasında çalışma ilişkisi kurulmasını sağlayacak diyalog ve danışma süreci başlatacağına inandığım, bir öneri paketi teklif ettim.
İki tarafça da kabul edilebilir kapsamlı bir anlaşmanın gerçekleşmesi için katalizör rolü oynayabileceğine inandığım öneri paketinin ana hatları şöyledir:
İlk adım olarak, Demokrasi Caddesinin güneyindeki Kapalı Maraş bölgesi, BM Ara Bölgesine kadar olan bölümü de kapsayacak şekilde, yeniden iskana açılmak üzere Kıbrıs Rum tarafının kontrolüne verilecektir.
Buna paralel olarak, Kıbrıs’ın her iki tarafına yönelik ve buralardan gerçekleşecek dış ticaret, ulaşım, seyahat ve kültürel ile sportif aktivitelere uygulanan tüm kısıtlamalar kaldırılacaktır. Türkiye ve Yunanistan’ın da, Kıbrıs Rum tarafına ve Kıbrıs Türk tarafına karşılıklı olarak uyguladıkları kısıtlamaları kaldırarak bu sürece olumlu katkıda bulunacaklarına inanıyorum. BM ve AB’yi de bu düzenlemeleri tescil etmeye ve uygulamaya konulmalarına yardımcı olmaya davet edeceğiz.
İki taraf arasındaki geçişler asgari prosedüre bağlı olarak kolaylaştırılacaktır. Turistlerin geçişleri ile ilgili kısıtlamalar da kaldırılacaktır.
İki taraf arasında ticari ilişkilerin normalizasyonu için tedricen adımlar atılacaktır. Her iki taraftaki kurumlar ortak projeler oluşturmaları ve geliştirmeleri için işbirliği yapma yönünde teşvik edilecektir.
Kıbrıs Türk tarafı, Temmuz 2000 tarihinden bu yana BM Barış Gücü’nün dolaşımı ile ilgili olarak uyguladığı tedbirleri kaldıracaktır.
İki taraf arasında karşılıklı saygı, hoşgörü ve anlayışın geliştirilmesi amacıyla bir Uzlaşı Komitesi tesis edilecektir. Bu komite, ikili temaslar ve projelerin geliştirilmesi için tavsiyelerde bulunacaktır.
Bu fikirler ve öneriler bir bütün oluşturmaktadır. Bu paketin uygulanması, bir yandan iki tarafın siyasi eşitliğine dayalı ve iki tarafça da kabul edilebilir kapsamlı bir anlaşmaya varma şansını önemli derecede artırırken, diğer yandan da iki tarafa önemli somut yararlar getirecektir.
Paketin kabulü ve uygulanmaya konması tarafların pozisyonlarına halel getirmeyeceği gibi, nihai bir anlaşmanın yerini de almayacaktır.
Öneri paketinin uygulanmasına ilişkin olarak BM ve AB’nin katkılarını sağlayabileceğimizi düşünüyorum.
Yukarıda belirtilenler çerçevesinde, iki tarafı da tatmin edecek bir sonuca ulaşmak amacıyla, kapsamlı çözüme ilişkin temel meseleleri ve AB üyeliğine ilişkin konuları da kendisiyle ele almaya hazır olduğumu Sayın Papadopoulos’a bildirdim.
Her iki tarafta BM’nin iyi niyet misyonunu desteklediği cihetle, öneri paketini ayrıca BM Genel Sekreterine duyurdum.
7 Nisan 2003’te BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Kıbrıs çözüm Planı konusunda Güvenlik Konseyi’ne Türk tarafını suçlayan nitelikte bir değerlendirme raporu sundu.
16 Nisan 2003’te Kıbrıs Rum Yönetimi, Atina’da AB Katılım Anlaşmasını imzaladı.
21 Nisan 2003’te KKTC Hükümetinin KKTC ile Güney Kıbrıs arasındaki geçişlerde yeni düzenlemeler getiren bir karar alındı. Karar, Resmi Gazete’nin 22 Nisan 2003 tarihli sayısında yayımlandı.E-762-2003 numaralı “KKTC’den Güney’e Geçişler ile Güney’den KKTC’ye Geçişler” başlıklı karara göre, geçişler şu kayıt ve esaslar çerçevesinde yapılabilecek:
"A. KKTC’den Güney Kıbrıs’a geçişler:
1. Kimlik veya pasaport ibrazı
2. Geçişlerin bilgisayara kaydı
3. Araba ile geçişe izin verilmesi (bilgisayara kayıt)
4. Geçişlerin günübirlik olması (en geç 24.00’te dönmek üzere)
5. Her şahsın beraberinde zati eşyasını getirebilmesi
B. Güney Kıbrıs’tan KKTC’ye geçişler:
1. Pasaport ibrazı
2. Geçişlerin bilgisayara kayıt edilmesi
3. Geçiş belgesi üzerine mühür
4. Çıkışlarda belgenin geri verilmesi
5. Geçişlerin günübirlik olması (09.00-24.00 arası)
6. Araç sigortası (araçla geçişlerde)
7. Zati eşyaya müsade edilmesi
8. Güney’den Kuzey’e geçecek turistler için herhangi bir kısıtlama getirilmeyerek serbest olması
C: KKTC’den Güney Kıbrıs’a ve Güney Kıbrıs’tan KKTC’ye sadece aşağıda belirtilen kapılardan geçiş yapılması
1. Ledra Palace
2. Beyarmudu
3. 2.5 Mil
D. Bu uygulamalar gelişmelere göre zaman zaman gözden geçirilecektir.”
KKTC Bakanlar Kurulu’nun KKTC ile Güney Kıbrıs arasındaki geçişleri belli kurallarla serbest bırakma kararından sonra Rum tarafı çeşitli tepkilerde bulundu. Rum Yönetimi isteyen Rum vatandaşlarının Kuzey’e geçmekte serbest olduğunu ancak pasaport göstererek “Denktaş rejimini” tanımanın herkesin kişisel sorumluluğu olduğunu belirtti. Rum kesimi, KKTC yurttaşları arasında doğum yerine göre bir ayırım yapmak suretiyle Kıbrıs doğumlu olmayan KKTC yurttaşlarının Güney’e geçişlerine izin verilmeyeceğini duyurdu.
(1) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Güney’e geçişler ile Güney’den Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne geçişler ile ilgili E-762-2003 sayı ve 21.4.2003 tarihli karara ek;
B- Güney Kıbrıs’tan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne geçişlerin 5. maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesi.
5(a) Geçişlerin günübirlik 7.00-24.00 saatleri arasında olması ve ayrıca
(b) Güney Kıbrıs’tan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne geçişlerde, otellerimizde turlar kanalıyla ve/veya münferiden rezervasyon yapmaları ve çıkışlarda otellerde kaldıklarına dair gerekli makbuz ve/veya belge göstermeleri kaydıyla bir haftada 3 güne kadar Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kalarak konaklama yapabilmeleri.
(2) E-762-2003 sayı ve 21.4.2003 tarihli karara ek olarak öngörülen:
(c) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Güney Kıbrıs’a ve Güney Kıbrıs’tan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne geçiş kapılarının aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmesi.
1. Ledra Palas
2. Beyarmudu
3. 2.5 Mil Kapısı
4. Kermiya Kapısı (sadece araçlı geçişlere) (uygulama gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra başlayacaktır).
29 Nisan 2003 Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş karşılıklı geçişlerin serbest bırakılmasıyla ilgili yaşanan sorunların giderilmesi için Rum Yönetimi Başkanı Papadopulos’a görüşme talebinde bulundu ve Rum Yönetimi bu girişimi reddetti.
30 Nisan 2003Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Kıbrıslı Türklere Yönelik önlemler adı altında, Kıbrıs Türklerini 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti altında varolan haklarından da geri götüren, Kıbrıs Türkleri için azınlık hakları öngören bir takım öneriler açıklamıştır. Bu önerilerin temel felsefesi Kıbrıs Türklerini birey olarak mütalaa etmesi, bugüne kadar tüm platformlarda varolan iki halkın ve iki yönetimin eşitliği ilkesinin dışına çıkmasıdır. Metnin içerisinde, Kıbrıs Türklerinin GKRY’de istihdamı, Kıbrıs Türk ürünlerinin GKRY izni ile üçüncü ülkelere ihraç edilmesi, Kıbrıs Türklerinin KKTC’de kayıtlı federasyonlar yerine Rum Spor Federasyonları altında spor karşılaşmalarına katılması, Kıbrıs Türklerine siyasi eşitliği ortadan kaldırma amaçlı olarak Güney’de kısıtlı seçme-seçilme hakkı tanınması gibi , KKTC tarafınca kabul edilmesi söz konusu olmayan hususlar bulunmaktadır.
2 Mayıs 2003tarihinde KKTC hükümetinin aldığı karar çerçevesinde KKTC ile Güney Kıbrıs arasında 23 Nisan- 1 Mayıs 2003 tarihleri arasında 3 sınır kapısından KKTC’ye giriş yapan toplam Rumlar’ın sayısı yaklaşık 146 bini bulurken Güney’e geçen Türkler’in toplam sayısı ise yaklaşık 40 bin oldu. Aynı tarihler arasında KKTC’ye giriş yapan toplam araç sayısı ise yaklaşık 27 bin civarında.
5 Mayıs 2003KKTC Bakanlar Kurulu’nun KKTC’ye geçen Rumlara 3 gün konaklama izni vermesinin ardından Rumların KKTC’deki otellerde konaklamaya başlamasına, Rum yönetiminin yanı sıra Rum kilisesi de karşı çıktı.
14 Aralık 2003’teKKTC’de genel seçimler yapıldı. Seçimler sonucunda, Parlementoda 19 milletvekili çıkartan Cumhuriyetçi Türk Partisi – Bileşik Güçler (CTP-BG) ile parlementoda 7 milletvekili ile temsil edilmeye hak kazanan Demokrat Parti bir koalisyon hükümeti kurdu. CTP-BG Başkanı Mehmet Ali Talat’ın Başbakan, DP Başkanı Serdar Denktaş’ın Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yaptığı yeni hükümetin ana hedefi Annan Planı temelinde yeniden görüşmelere başlamak ve Kıbrıs Rum yönetimi’nin Avrupa Birliği’ne resmen katılacağı tarih olan 1 Mayıs’tan önce kapsamlı bir anlaşmaya varmak oldu.
24 Ocak 2004’teDavos’ta BM Genel Sekreteriyle görüşen Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan Genel Sekreter’e Türk hükümetinin, iyi niyet misyonu çerçevesinde ve BM belgesi temelinde görüşmeleri başlatması çağrısında bulundu.
29 Ocak 2004 tarihinde Bürüksel’de bulunan Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopoulos Rum hükümetinin Annan Planı temelinde görüşmelere başlama niyetini Genel Sekretere bildirdi. Yunanistan da görüşmelerin yeniden başlamasına destek verdi.
10 Şubat 2004’te Genel Sekreter görüşmeleri başlatmak üzere tarafları New York’a davet etti. Genel Sekreter taraflara gönderdiği mektubunda görüşmelerin yeniden başlayacağı prosedürü açıkladı. Üzerinde mutabık kalınmayan konuların kendisi tarafından doldurulacağını ve nihai şekliyle anlaşmanın 21 Nisan’da her iki tarafta da ayrı referanduma sunulacağını belirtti.
13 Şubat’ta New York’ta taraflar görüşmelerin 3 safhada yapılması ve tamamlanmış şekli ile referanduma sunulması üzerinde anlaşır. Görüşmeler 19 Şubat’ta Lefkoşa ara bölgedeki Lefkoşa Uluslararası Havaalanı’nda BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Özel Temsilcisi Alvaro de Soto gözetiminde, 1 Mayıs’tan önce kapsamlı bir çözüme ulaşılması niyetiyle başlar. Görüşmelerde her iki tarafın da planın karmaşık ve detaylı yapısı üzerinde derin görüş ayrılıkları olması üzerine en kritik safha olan karşılıklı al-ver sürecine girilemez ve Alvara Do Soto görüşme formatını değiştirerek yüzyüze görüşmeleri dolaylı görüşme şekline çevirir.
17 Mart’ta Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş Kıbrıs müzakere sürecinde temel kriterler üzerinde hiçbir ilerleme sağlanmaması nedeniyle görüşmelerin ikinci safhasını oluşturacak, 24 Mart’taki 4 partili (Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum tarafı) İsviçre (Burgenstock) görüşmelerine katılmayacağını, fakat Başbakan Mehmet Ali Talat ve Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş’ın KKTC hükümetini temsilen İsviçre’de bulunacağını açıklar. Rum lider Tasos Papadopolous da görüşmelerde bir ilerleme kaydedilmediğini açıklayarak, İsviçre’ye gideceğini söyler.
BURGENSTOCK GÖRÜŞMELERİ
İsviçre’nin Burgenstock sehrindeki görüşmeler Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Yunanistan Dışişleri Bakanı Petros Molyviatis’in de katılımı ile başlar. Teknik düzeyde ve gayri resmi yürütülen görüşmeler 27 Mart’ta BM Genel Sekreteri’nin, 28 Mart’ta Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis ve 29 Mart’ta da Turkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın Burgenstock’a gelmesi ile son şeklini alır.
29 Mart 2004 ‘te Genel Sekreter 220 sayfalık esas plan, ve 9000 sayfalık ekinden oluşan Kapsamlı Çerçeve Anltaşması’nın dördüncü versiyonunu sunar ve tarafların plan üzerindeki son görüşlerini sorar. Kıbrıs Rum tarafı “Turk yerleşikler”, kuzeyde yaşayacak olan Rumlar üzerindeki kısıtlamalar, güvenlik konusu ve Türk tarafının AB hukuku çerçevesinde talep ettiği ayrıcalıklar konularında itirazlarını bildirir. Türk tarafı ise geçiş sürecinin kısaltılması, Merkez Bankası’nın oluşumu ve görevleri, ortak para birimi, Kuzey Kıbrıs için yapılacak ekonomik düzenlemeler ve derogasyonlar konularında itirazlarını bildirir.
Plan hakkındaki diğer önemli anlaşmazlıklar ise adada kaç tane Yunan ve Türk askerinin kalacağı, mal mülk konuları, serbest dolaşım ve hukuki konulardan oluşmaktaydı.
Burgenstock’daki yogun görüşmeler sonucunda, iki taraf ile Türkiye ve Yunanistan Başbakanları nihai kapsamlı bir anlaşma metni üzerinde mutabık kalamadıklarından palndaki boşlukların Genel Sekreter tarafından doldurulmasına karar verirler. Boşlukların doldurulmasının ardından, BM Genel Sekreteri Kofi Annan kapanış töreninde Planı’nın son şeklini taraflara sunar ve 24 Nisan’da her iki tarfta da ayrı referandum yapılcağını duyurur.
24 NİSAN 2004 REFERANDUMU VE REFERANDUM SONRASI GELİŞMELER
24 Nisan 2004’te adada her iki tarafta ayrı ayrı yapılan referandum sonucunda Kıbrıslı Türkler BM Genel Sekreteri’nin Kapsamlı Çözüm Planı’nı (Annan Planı) %64.9’luk evet oyuyla kabul ederken Kıbrıslı Rumlar %75.8’lik oy oranıyla reddetti.
Nisan 2004 Referandumu’nun hemen ardından, BM Genel Sekreteri, birçok yabancı devlet adamı ve uluslararası kuruluş Kıbrıslı Türkler’in BM planı lehine vermiş oldukları ‘evet’ oyunu memnuniyetle karşıladıklarını ve Kıbrıslı Türklerin bu tavrının karşılıksız kalmaması gerektiğini açıkladılar. BM Genel Sekreteri Kofi Annan, 24 Nisan 2004 tarihindeki açıklamasında, Kıbrıslı Türklerin, 1 Mayıs 2004 itibarıyla (sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyeliğine alındığı tarih) AB üyeliğinin avantajlarından Rumlar’la eşit koşullarda yararlanamayacaklarından üzüntü duyduğunu, fakat, Kıbrıslı Türklerin kendilerinin sebep olmadığı bu kötü durumdan kurtulmaları için de yollar bulunacağını ümit ettiğini söyledi.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan, 28 Mayıs 2004’te (S/2004/437) Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporunda, Planı’nın Kıbrıslı Türkler tarafından büyük bir çoğunlukla kabul edilirken, Kıbrıslı Rumlar tarafından reddedildiğini, gerçekte Kıbrıslı Rumların ‘Planı’ değil de herhangi bir çözümü ve anlaşmayı reddettiğini vurguladı. Kofi Annan referandum sonuçlarının Kıbrıslı Türkler’e baskı ve izolasyon uygulamak için tüm nedenleri ortadan kaldırdığını söylediği raporunda, BM Güvenlik Konseyi üyelerinin dikkatlerini Kıbrıslı Türkler’e çevirerek ikili ilişkiler kurmalarını ve ekonomik izolasyona son vermeleri çağrısında bulundu. Fakat maalesef Genel Sekreter’in Raporu, Rum-Yunan ikilisinin baskıları sonucu Güvenlik Konseyi tarafından onaylanmadı.
Yine, Nisan 2004 Referandumu’ndan hemen sonra, Avrupa Birliği de Kıbrıslı Türkler’in kapsamlı BM planına vermiş oldukları desteğe karşılık vermek amacıyla, Kıbrıslı Türkler üzerinde uygulanan izolasyonu sona erdirme kararlılığını ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ekonomik kalkınmasına destek vererek Kıbrıs’ın birleşmesine yardımcı olma isteğini dile getirmiştir. Bu çerçevede, 26 Nisan 2004 tarihinde, AB Dışişleri Bakanları Konseyi KKTC’ye yönelik izolasyonların kaldırılmasına ilişkin bir karar almıştır.
AB Konsey kararının ardından, AB Komisyonu, ticari ve mali uygulamalardan oluşan ve AB ülkeleri ile Kuzey arasında doğrudan ticareti öngören bir yardım paketi hazırladı. Bu çerçevede, Komisyon 7 Temmuz 2004’te, Mali Yardım ve Doğrudan Ticaret tüzük tasarılarını önerdi. Sunuldukları tarihten itibaren Rum tarafı sözkonusu tüzük tasarılarının anlamlarını yitirecek şekilde içeriklerinin değiştirilmesi yönünde çaba harcadı. İki tüzüğün birbirinden ayrılması ve Kıbrıslı Türkler üzerinde uygulanan izolasyonun kaldırılmasında önemli bir adım olacak olan Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün uzun vadede ortadan kalkması için uğraştı. Kıbrıs Türk tarafı ise, iki tüzüğün birlikte onaylanıp, uygulamaya konmasını ve AB’nin Kıbrıs Türk halkına yönelik yükümlülüğünü yerine getirmesini talep etti.
Bu gelişmelere paralel olarak KKTC devlet yetkilileri, tüm dünya ile ilişkilerini yoğunlaştırdı ve gerçekleştirdikleri tüm temaslarda ve katıldıkları her türlü platformda insanlık dışı izolasyonun ve yasadışı ambargonun sona erdirilmesini talep etti.
O tarihte Başbakan olan, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, 3 Mayıs 2004 tarihinde BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile biraraya geldi ve KKTC üzerindeki gayri yasal uygulamaları ve Kıbrıslı Türklerin, uluslararası topluluktan izolasyonun kaldırılması yönündeki beklentilerini dile getirdi. 4 Mayıs 2004 tarihinde ise, Başbakan Talat, New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde Amerika Dışişleri Bakanı Colin Powel ile bir araya geldi ve izolasyonların sona erdirilmesi ve KKTC’ye direk uçuşların başlatılması konularında ABD’den destek istedi.
2004 yılı içinde Kıbrıslı Türkler için olumlu bir gelişme 14-16 Haziran 2004’te İstanbul’daki İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) toplantısında gerçekleşti. İslam Konferansı Örgütü’ne üye müslüman ülkeler almış oldukları bir kararla KKTC’nin statüsünü “Kıbrıs Müslüman Türk Halkı”ndan “Kıbrıs Türk Devleti”ne çıkardılar. İKÖ kararında ayrıca uluslararası topluluğa Kıbrıslı Türkler üzerindeki izolasyonu sona erdirmek için acil adım atma çağrısı yapıldı ve Müslüman ülkelere de KKTC üzerindeki izolasyonu ve ambargoyu kaldırıp KKTC ile ekonomik ilişkiler başlatma çağrısında bulundu.
Azerbaycan da hem İKO kararına, hem de BM Genel Sekreteri’nin isolasyonun kaldırılması çağrısına destek belirtti. 30 yılı aşkın bir süredir devam eden izolasyonu kaldırmaya yönelik bir adım 27 Temmuz 2005 tarihinde Azerbaycan’dan KKTC’ye ve 29 Ağustos 2005 tarihinde Ercan’dan Bakü’ye gerçekleşen direk uçuşlarla atılmış oldu. İki ülke arasındaki uçuşların rutin bir şekilde devam etmesi kararlaştırılmasına rağmen, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın, AB üzerinden Azerbaycan’a uyguladıkları baskı sonucu bu gerçekleşemedi.
ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, 28 Ekim 2005 tarihinde Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a, ABD’nin Kıbrıs sorununa çözüm bulunması ve Kıbrıs Türk halkı üzerindeki izolasyonun sona erdirilmesi amacıyla sürdürülen çabalara verdiği desteği göstermek amacıyla resmi bir davet yaptı. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Rice ile görüşmesinde çözüm yönündeki girişimlerin devam etmesini ve izolasyonun sona erdirilmesi çağrısını yineledi ve ABD’nin de diğer ülkeleri bu yönde cesaretlendirmesini istedi. Amerika ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, 31 Ekim 2005 tarihinde BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile de görüştü ve Genel Sekreter’den Kıbrıslı Türkler’in haklı taleplerinin ileriye götürülmesi konusunda destek aldı.
2006 yılının başlarında, Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunamamasından kaynaklanan problemleri çözmek amacıyla yeni bir insiyatif başlattı ve 24 Ocak 2006’da bir Eylem Planı önerdi. Eylem planı 10 maddeden oluşmaktaydı ve Türkiye’nin limanlarını ve hava alanlarını Kıbrıs Rum bandıralı gemi ve uçaklara, Kıbrıslı Türkler üzerindeki kısıtlamaların ve ticaret üzerindeki ambargonun kaldırılması koşuluyla açmayı öngörmekteydi. Türkiye hükümeti Kıbrıs’ın yeniden birleştirilmesi amacıyla BM gözetimi altında görüşmelerini yeniden başlatmayı ve tüm tarafların çıkarına olacak şekilde taraflar üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasını ve iki taraf arasındaki eşitsizliği azaltmak amacıyla sosyo-ekonomik gelişimin teşvik edilmesini önerdi. Her nekadar bu öneri uluslararası toplumdan destek görmüş olsa da Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından reddedildi.
24 Ocak 2006 tarihinde adaya gelen İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tüm itirazlarına rağmen KKTC’ye geçti ve Cumhurbaşkanı Talat ile Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda biraraya geldi. Görüşme sonrası Straw, ara bölgedeki Ledra Palas Otel’de bir basın toplantısı düzenledi ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın da kendisinin adaya ziyaretini ve temaslarını desteklediğini vurguladı. Staw ayrıca, Kıbrıslı Türkleri AB’ye yakınlaştırmanın herkesin çıkarına olduğunu söyleyerek, Kıbrıs Türk tarafı üzerindeki izolasyonun kaldırılması için ilerleme kaydedilmesi gerektiğini söyledi.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Adam Ereli, 21 Şubat 2006’da, Kıbrıslı Türkler üzerindeki izolasyonun hafifletilmesi amacıyla ABD’nin KKTC ile doğrudan ticarete başlayacağını ve “ABD’nin Kuzey Kıbrıs’a uygulanan ekonomik izolasyonu ortadan kaldırma yollarını aradığını” söyledi. ” Bu açıklamanın ardından ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 26 Şubat 2006 tarihli açıklamasında da “Kuzey Kıbrıs’la ticaretin yasal olduğu” söylendi.
26 Şubat 2006 tarihinde, Avusturya’nın Dönem Başkanlığı sırasında, AB Genel İşler ve Dışilişkiler Konseyi, çeşitli tarihlerde Kıbrıs Rum Yönetimi lehine yapılan değişikliklerle, Mali Yardım Tüzüğü’nü kabul etti. Bu şekilde iki tüzük birbirinden ayrılmış oldu ve Doğrudan Ticaret Tüzüğü Taslağı daha sonraki toplantılarda görüşülmeye bırakıldı. Buna ilaveten, Konsey Doğrudan Ticaret Tüzüğü ile ilgili yasal zemini değiştirdi ve Katılım Anlaşması’nın (Accession Treaty) 10. protokolü çerçevesinde, onayının tüm AB üyelerinin oybirliği ile mümkün olacağı hükmüne bağladı. Bunun üzerine, KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer, Kıbrıs Türk tarafının tüzüklerin birbirinden ayrılmasını onaylamadığını ve bu konudaki sorumluluğun AB’ye ait olacağını söyledi.
Tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen, (KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırılması yönünde önemli bir adım olacak Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün Rumlar tarafından onaylanmasının engellenmesi, Mali Yardım Tüzüğü’nün ise Türk tarafının itirazlarına rağmen tasvip etmediği çeşitli değişikliklerle onaylanması) KKTC yetkilileri AB ve çözüm perspektiflerinden uzaklaşmamıştır.
Bu gelişmelere paralel olarak, Birleşmiş Milletler Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulmak amacıyla tarafları biraraya getirdi. Adadaki iki lider, 8 Temmuz 2006 tarihinde BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’taki Özel Temsilcisi ve BM Barış Gücü Misyon Şefi Michael Möller’in ara bölgedeki ikametgâhında, BM Genel Sekreteri’nin Siyasi İşlerden Sorumlu Yardımcısı İbrahim Gambari’nin himayesinde bir toplantı gerçekleştirdi. 8 Temmuz Anlaşması diye de anılan bu toplantıda, Kıbrıs sorununun çözümüyle ilgili bazı önemli hususlarda mutabakata varıldı.
İki liderin aldığı kararlar ve 5 maddelik İlkeler Dizisi çerçevesinde, Temmuz (2006) ayı sonuna kadar insanların günlük hayatını etkileyen konularda, Teknik Komiteler kurulup toplanmaya başlayacak ve iki lider arasında özlü konular ile ilgili listeler karşılıklı olarak değiştirilecekti. Listelerin, içerikleri iki toplumlu Uzman Çalışma Grupları tarafından incelenecek, liderler tarafından sonuçlandırılacak, ve her iki lider, iki toplumlu Uzman Çalışma Gruplarına yön vermek ve Teknik Komitelerin çalışmalarını gözden geçirmek için uygun görüldüğü zamanlarda yeniden görüşecekti. Bunlara ilaveten, her iki taraf da ilgili Güvenlik Konseyi kararlarında belirtilmiş olduğu üzere, Kıbrıs’ta iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyona ve siyasi eşitliğe dayalı bir çözüme bağlı kalacaktı.
20 Kasım 2006 tarihinde, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile Cenevre’deki BM binasında görüştü. BM Genel Sekreteri Kofi Annan’la yapılan görüşmede Kıbrıs sorununun hala BM platformunda olduğu bir kez daha teyit edildi, Rum tarafının Kıbrıs sorununu parça parça AB’ye götürme politikası karşısında Kıbrıs konusunun hiçbir zaman AB çerçevesinde çözümlenemeyeceği vurgulandı. Bunlara ilaveten Kıbrıs Türk tarafının bütünlüklü bir çözüme hazır olduğu ve izolasyonların kaldırılmasının, Kıbrıs’ta iki taraf arasındaki ekonomik farklılığı ortadan kaldıracağı ve çözüme yardımcı olacağı vurgulandı.
Görüşmenin ardından BM Genel Sekreteri Kofi Annan, 31 Kasım 2006 tarihli raporunda KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırılması ve kapsamlı bir anlaşma bulunmasının gerekliliğine bir kez daha vurgu yaptı.
2007 yılının ilk yarısı boyunca Kıbrıs Türk tarafı, bir taraftan izolasyonların kaldırılması ve AB Dönem Başkanı Almanya’nın görev süresi dolmadan Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün onaylanması için çaba gösterdi, diğer bir taraftan da 8 Temmuz sürecinden sonuç almak için her türlü girişimi yaptı. Fakat, tüm bu uğraşlara rağmen Kıbrıs Rum tarafı 8 Temmuz sürecini zaman kazanmak için kullanmakta, ve AB sürecinde Türkiye’ye daha fazla baskı uygulayıp Kıbrıs’ta daha çok taviz koparma gayreti içerisindedir.
TALAT-PAPADOPULOS GÖRÜŞMESİ (5 Eylül 2007)
Kıbrıs Türk tarafının kapsamlı çözüm müzakerelerinin yeniden başlatılması çabaları ve Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos’a çeşitli defalar yapmış olduğu yüzyüze görüşme davetleri sonucu, bir yıl aradan sonra 5 Eylül’de iki lider ilk kez biraraya geldi.
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’taki Özel Temsilcisi Micheal Möller’in ara bölgedeki evinde yaklaşık 3 saat görüştü.
Görüşme sonrası kısa bir açıklama yapan Möller, “Sayın Papadopulos ile Sayın Talat yapıcı bir atmosfer içerisinde görüştüler. Prosedürün en kısa zamanda başlaması gereği üzerinde uzlaştılar ve kapsamlı bir çözümü gündeme getirecek diğer konuları da ele aldılar. Temaslarına BM aracılığıyla devam etmeye ve uygun bir zamanda yeniden bir araya gelmeye karar verdiler” dedi.
Papadopulos’la görüşmesini Cumhurbaşkanlığı’na dönüşünde düzenlediği basın toplantısıyla değerlendiren Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, ise Rum Yönetimi Lideri Tasos Papadopulos’la görüşmelerinde “2-2.5 aylık hazırlık sürecinden sonra tam teşekküllü müzakerelerin başlamasını ve 2008 sonuna dek çözümün hedeflenmesini” önerdiklerini, ancak önerilerinin kabul görmediğini açıkladı.
Kıbrıs Türk tarafının ivedi çözüm için hızlandırılmış bir hazırlık süreci önerisi, Rum lider Papadopulos’un “birkaç komite kuralım, Kıbrıs sorununu onlara havale edelim” anlayışı karşısında reddedilmiş oldu.
GKRY’nde Şubat 2008’de gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, propagandasını çözüm vaadi üzerine inşa eden Dimitris Hristofyas’ın kazanması Ada’da bir çözüme ulaşılması yönündeki çabalara ivme kazandırmıştır. Sözkonusu seçimleri müteakip, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve GKRY Lideri Hristofyas 21 Mart 2008 tarihinde tam teşekküllü görüşmeler hususunu ele almak üzere BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi Michael Möller’in Ara Bölgedeki rezidansında bir araya gelmişlerdir. Liderler, üç aylık bir hazırlık sürecinin ardından tam teşekküllü görüşmelerin başlaması ve gerekli görecekleri sıklıkta yeniden bir araya gelme hususlarında mutabık kalmışlardır. Ayrıca, Lokmacı barikatının açılmasını kararlaştırmışlardır.
Üç aylık hazırlık süreci çerçevesinde, iki liderin temsilcileri, Kıbrıs konusunun esasına ilişkin konuları ele alacak olan 6 Çalışma Grubunu ve gündelik konuları görüşecek 7 Teknik Komitenin oluşturulması üzerinde mutabık kalmışlardır.
İki liderin, 21 Mart 2008 tarihinde yapmış olduğu görüşmeyi müteakip Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Özel Temsilcisi ve BMBG Misyon Şefi Michael Möller tarafindan okunan açıklama:
“Liderler bugün çok olumlu ve samimi bir atmosferde buluşarak, büyük ölçüde yakınlaşma kaydettikleri bir çok konuda karşılıklı görüş alışverişinde bulunmuşlardır. Liderler, bir dizi çalışma grupları ve teknik komiteler kurmak, gündemlerini belirlemek ve bunu mümkün olan en hızlı şekilde yapmak üzere danışmanlarının önümüzdeki hafta içinde buluşmasına karar vermişlerdir.
Liderler ayrıca, gelecekteki görüşmelerin yürütülmesi için tüm sorumluluğu alarak, üç ay sonra yeniden buluşmak, çalışma gruplarının ve teknik komitelerin kaydetmiş olduğu çalışmayı gözden geçirmek, ve çalışma grupları ve teknik komitelerin varacağı sonuçları kullanarak, BM Genel Sekreteri gözetiminde tam teşekküllü müzakereleri başlatmak konusunda anlaşmışlardır.
Liderler ayrıca, resmi müzakerelere başlamadan önce de gerektiği sürece ve gerektiği zaman buluşmak konusunda fikir birliğine varmışlardır.
Liderler, Lokmacı Kapısının, teknik olarak mümkün olan en kısa zamanda diğer geçiş noktalarında geçerli olan uygulamalar uyarınca açılması ve kullanılmaya başlanması konusunda da mutabık kalmışlardır.
Yeşilırmak kapısının ve diğer geçiş noktalarının açılması konusu ise, danışmanların önümüzdeki günlerde yapacakları görüşmelerin gündemine alınmıştır. “
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas’ın görüşmesi sonrasında Kıbrıs sorununda, yeni bir süreç başlamış oldu ve her iki liderin temsilcileri, oluşturulacak teknik komite ve çalışma gruplarının sayıları ve konularını belirlemek amacıyla görüşmeler yaptı.
Bu görüşmeler sonunda, liderler tarafından varılan anlaşma uyarınca, temsilciler aşağıdaki Çalışma Grupları ve Teknik Komiteler’in kurulması konusunda anlaşmışlardır:
Çalışma Grupları:
· Yönetim ve güç paylaşımı
· AB konuları
· Güvenlik ve garantiler
· Toprak
· Mülkiyet
· Ekonomik koşullar
Teknik Komiteler
· Suç/Suça ilişkin konular
· Ekonomik ve ticari konular
· Kültürel miras
· Kriz yönetimi
· İnsani konular
· Sağlık
· Çevre
Çalışma Gruplarının ve Teknik Komitelerin amacı konuları müzakere etmek değil, karşılıklı görüş alış verişinde bulunmak ve tarafların müzakere pozisyonlarını değerlendirmekti.
İki liderin görüşmesinin ardından bir olumlu gelişme de toplumsal çatışmaların başladığı 1963 yılından beri 45 yıldır kapalı bulunan Lefkoşa’daki Lokmacı-Ledra geçidinin açılışıyla gerçekleşti.
Liderler Nisan – Temmuz ayları arasında gerçekleştirdikleri görüşmelerde, iki eşit statüye sahip Kurucu Devletten oluşan, iki kesimli, iki toplumlu ve tek uluslararası kimliğe sahip bir federasyon kurulmasına olan desteklerini yinelemişler ve olası bir anlaşmanın her iki tarafta ayrı referandumlara sunulacağı üzerinde prensipte anlaşmışlardır.
25 Temmuz tarihinde yapılan görüşmede ise Liderler, 3 Eylül 2008 tarihinde Kıbrıs sorununu kapsamlı çözüme ulaştırmak amacıyla tam teşekküllü müzakereleri başlatma kararı almışlardır.
İki liderin ortak açıklaması:
“Liderler bugün Çalışma Grupları ve Teknik Komitelerin çalışmalarını son defa gözden geçirdi. Liderler, elde edilen sonuçları not etti ve çalışma grupları ile teknik komite üyelerini tüm çabalarından dolayı takdir etti.
Liderler, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde yürütülecek tam teşekküllü müzakerelerin 3 Eylül 2008 tarihinde başlamasına karar verdi.
Tam teşekküllü müzakerelerin amacı, Kıbrıs sorununa karşılıklı olarak kabul edilebilecek ve Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin temel ve meşru hak ve çıkarlarını koruyacak bir çözüm bulunmasıdır. Üzerinde anlaşmaya varılacak olan çözüm, ayrı ayrı ve eş zamanlı olarak referanduma sunulacak.
Teknik Komiteler ile ilgili olarak liderler bugün, çevre, kültürel miras, kriz yönetimi, suç ve suça ilişkin konularda 16 karar daha alınmasını onayladı ve bu önlemlerin hemen ve tamamen uygulanması için talimat verdi.
Liderler, sürece müdahil olmalarında yaşanan artışın bir yansıması olarak, aralarında doğrudan teması kolaylaştıracak güvenli bir telefon hattı kurulması konusunda fikir birliğine vardı.
Liderler, Alexander Downer’in Genel Sekreter’in Kıbrıs Özel Danışmanı olarak atanmasını memnuniyetle karşıladı ve önümüzdeki dönemde Downer ve BM ekibiyle çalışmaya hazır olduklarını dile getirdiler.
Ayrıca, Yeşilırmak ve diğer geçiş noktaları ile ilgili konuları ele almaları yönünde temsilcilerine talimat verdiler.”
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Rum Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas kapsamlı müzakereleri başlatmak amacıyla 3 Eylül’de bir araya geldi. Görüşmenin ardından yapılan ortak açıklamada bir sonraki görüşmenin 11 Eylül Perşembe günü yapılacağını belirterek, prosedürün belirlenmesinin ardından müzakerelere yönetim ve güç paylaşımı konularıyla başlanacağı ifade edildi.
11 Eylül’de gerçek anlamda başlayan kapsamlı müzakerelerde ilk gün Yönetim ve Güç Paylaşımı müzakere edildi. Görüşmeye BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer, ve BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Temsilcisi, BM Barış Gücü Misyon Şefi Taye-Brook Zerihoun da katıldı.
Kıbrıs sorununa kalıcı çözüm bulunması hedefiyle başlayan kapsamlı müzakereler çerçevesinde Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve GKRY Lideri Hristofyas Eylül 2008 ve Temmuz 2009 ayları arasında sırasıyla “Yönetim ve Güç Paylaşımı”, “Mülkiyet”, “ AB Konuları” “Ekonomi” ve “Toprak” başlıklarını görüşmeyi tamamlamış ve “Güvenlik ve Garantiler” konularını görüşmeye başlamışlardır.
Görüşme süreci devam ederken Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde gerçekleşen önemli bir gelişme 19 Nisan 2009 tarihindeki Genel Seçimlerdir. Milletvekilliği Erken Genel Seçimleri’nin galibi Ulusal Birlik Partisi (UBP) olmuş ve UBP, 50 sandalyeli Cumhuriyet Meclisi için 26 milletvekili çıkararak, tek başına hükümet kurmuştur.
Başbakan Dr. Derviş Eroğlu hükümeti kurar kurmaz yaptığı açıklamada yeni hükümetin Kıbrıs’taki kapsamlı müzakere sürecini ve görüşmelerde Kıbrıs Türk Tarafını temsil eden Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ı desteklediğini duyurmuştur.
Bu çerçevede, Kıbrıs Türk tarafının müzakere masasında hedeflediği nihai antlaşmanın temel ilkeleri çeşitli kereler Hükümet ve hükümet yetkilileri tarafından teyit edilmiştir. Kıbrıs Türk tarafı, Kıbrıs’ta BM parametreleri ve bugüne kadar sürdürülen çalışmalar temelinde, geçmişte yaşanan acı günlerin tekrarlanmayacağı kapsamlı bir anlaşma istemektedir. Müzakerelerin hedefi, sulandırılmamış iki kesimliliğe, iki halkın siyasi eşitliğine, Kıbrıs Türk Kurucu Devleti ile Kıbrıs Rum Kurucu Devletinin eşit statüsüne dayalı yeni bir ortaklığın kurulması ve Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin devam ettiği bir anlaşmaya varmaktır.
Yeni seçilmiş Kıbrıs Rum lideri Dimitris Hristofyas ve KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Mehmet Ali Talat’ın 21 Mart 2008 tarihli buluşması, hem Kıbrıs Türk tarafında hem de uluslararası kamuoyunda antlaşma umutlarını artırmıştır.
Ancak, sözkonusu görüşme sonrasında yapmış olduğu açılış konuşmasında Hristofyas’ın 1977 yılında tarafların iki toplumlu, iki kesimli bir federasyon üzerinde anlaşmalarının Rum tarafı için azami bir taviz olduğunu ve bunun ötesinde bir tavizin sözkonusu olamayacağını belirtmesi, Rum tarafının uzlaşmaz yaklaşımının maalesef değişmediğini gözler önüne sermiştir. Bununla birlikte, Hristofyas’ın yeni bir ortaklık olgusuna taban tabana zıt görüşünün göstergesi olarak, müzakerelerin amacının “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin bir federasyona dönüştürülerek geliştirilmesi olduğunu söylemesi de yeni liderliğin geçmişteki Rum liderliklerinden farklı olmadığını göstermiştir. Bunlara ilaveten, GKRY Lideri Hristofyas ve Dışişleri Bakanı başta olmak üzere, GKRY yetkililerinin müzakere masası dışında sürece zarar veren açıklamaları da sürmektedir.
Görüşme süreci devam ederken, Kıbrıs Rum tarafınca Kıbrıslı Türklere karşı uygulanan yurtdışına seyahat, dış dünyayla temas, diğer ülkelerle ve hatta Türkiye’yle kültürel ve sportif alanlarda ilişki kurma engelleri yönündeki insanlık dışı izolasyonlar da tüm hızıyla devam etmektedir. Kıbrıs Türk liderliği ise bir yandan bu haksız izolasyonun kaldırmasına yönelik çaba harcarken, diğer bir taraftan uluslararası camianın Kıbrıslı Türklere karşı uygulanan izolasyonu sona erdirmesinin Kıbrıs Rum tarafını gerçek anlamda ilerleme kaydetmesi için motive etmek bağlamında büyük önem arzettiğini düşünmektedir.
AB’nin Rum tarafına yönelik yıllardır sürdürdüğü tavizci politikaların neticesinde Rum tarafının elde etmiş olduğu tek yanlı ve haksız AB üyeliği Rum liderliğini Kıbrıs konusunda daha da katı bir tutum benimsemek yönünde cesaretlendirmekte, kapsamlı bir anlaşmaya varılması çabalarını sekteye uğratmaktadır. Bu bağlamda, Kıbrıs’ta iki halk arasındaki derin güven eksikliği devam eden görüşme sürecini olumsuz yönde etkilemektedir.
Kıbrıs Türküne yönelik izolasyon devam ederken, AB izolasyonun sona erdirilmesi yönünde vermiş olduğu taahhütlerini yerine getirmemiş Doğrudan Ticaret Tüzüğünü rafa kaldırmış ve Türkiye’den GKRY’ne limanlarını açmasını yönünde tek taraflı taviz beklemektedir. Konuya ilişkin Kıbrıs Türk pozisyonunun çeşitli kereler AB yetkililerine izah edilmiş olmasına rağmen Kıbrıs konusunun sürekli olarak Türkiye’nin AB üyelik sürecinde önüne çıkarılması ve Kıbrıs Türküne yönelik izolasyona hiç değinilmemesi maalesef AB’nin Kıbrıs konusunda tarafsız bir tutum benimseyemeyeceğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Ayni şekilde Nisan ayında Avrupa Topluluğu Adalet Divanı’nın (ABAD), Orams davasıyla ilgili Kıbrıs’taki gerçekleri gözardı ederek açıkladığı taraflı kararı bu yöndeki Kıbrıs Türk tezini güçlendirmektedir.
Devam eden görüşme sürecinde siyasi zorlukların yanında iki taraf arasındaki ekonomik eşitsizlik de hem kalıcı bir çözüme ulaşılması, hemde olası bir antlaşmanın sürdürülmesi açısından önemli rol oynamaktadır. Kıbrıs Türk tarafı ekonomisini çeşitli ambargolar altında ve kısıtlı imkanlarla gelişmek için çaba gösterirken, Rum tarafı haksız yere elde ettiği tek yanlı AB üyeliğinin avantajlarını ve uluslararası kuruluşlardan tüm Kıbrıs adına almış olduğu yardımları kullanarak ekonomisini günden güne daha da geliştirmektedir. Dolayısıyla iki tarafın ekonomilerinin arasındaki uçurum da günden güne artmaktadır bu durum ise ne görüşme sürecine ne de olası bir antlaşmanın sürdürülebilir olmasına katkı sağlamamaktadır.
Kaynak : http://www.trncinfo.com/tanitmadairesi/2002/TURKCE/TARIH/tarih.htm
29 Nisan 2003’teKuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Güneye geçişler ile Güneyden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne Geçişler ile ilgili E-762-2003 Sayı ve
21.4.2004 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı Tadil edilerek aşağıdaki karar alınmıştır.
Kıbrıs’ın bilinen tarihi, Milat'tan önce 15. yüzyıla kadar uzanır. Ada M.Ö. 15'inci yüzyılda, Hitit egemenliğinde bulunuyordu. Hitit egemenliği M.Ö. 1450 yılında Mısır ile yer değiştirdi. Bu tarihten itibaren Kıbrıs'ta M.Ö. 450 yılına kadar Mısırlılar egemen oldular.M.Ö. 1320 yılında Ada bir ara tekrar Hitit egemenliği altına girdi. Daha sonra sırası ile Finike, Asur, tekrar Mısır, Persler, Photomeler, Roma ve Bizans Ada üzerinde egemenlik kurdular.
M.S. 395 yılında Roma'nın doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasıyla birlikte Ada'nın Bizans egemenliğine girdiğini görüyoruz. M.S. 638 yılında İslam komutanlarından Ebubekir'in Kıbrıs'a çıkmasıyla Ada'nın önemli yerleri Müslümanların eline geçti. M.S. 647'de Halife Osman zamanında da bütün Ada İslam egemenliği altına girdi. Kıbrıs'taki İslam egemenliği, Ada Bizans İmparatoru Nikepheros Phossas'ın 964 yılında Ada'yı yeniden ele geçirmesiyle sona erdi. 1191 yılında çok kısa bir süre İngiltere kraIı Aslan Yürekli Richard'ın eline geçti. 1192'de yine çok kısa süre, Templer Şövalyeleri Ada'da egemen oldular. 1192-1189 yılları arasında da Lusignan'ların yönetimi altında kalan Ada,1425 ve 1426 yıllarında Memlük'lerin saldırısına uğradı. Kısa bir süre de Ceneviz egemenliğine girdi. Sürekli Memlük saldırıları sonunda yıkılan Lusignan'ların yerine Venedikliler geçti.
Kaynak: http://www.trncinfo.com/tanitmadairesi/2002/turkce/tarih/tarih.htm
-
-